,
Buradasınız  :  Anasayfa > Kategoriler > Ne Yenir-İçilir > Restoran > Türkiye > İSTANBUL > 
Ne Yenir-İçilir
GARIPÇE BALIKÇI KÖYÜ ve ASMAALTI LOKANTASI
Sariyer ilçesinin 9 köyünden biri olan Garipçe bogaz sahil seridinde ve Rumelikavagi ile Rumelifeneri köyü arasinda bulunuyor. Bu balikçi köyünde Cenevizlilerden kalan bir kale ve kulesi var. Burasi, Marmara ve Karadeniz’in birlesme noktasi ayni zamanda ve bugün hâlâ degismeyen örf ve adetler aynen yasatiliyor.


KARADENIZ’LE MARMARA’NIN KESISME NOKTASI: GARIPÇE

Istanbul; yeryüzündeki bütün irk, din, dil mensubu insanlarin geçmiste ve bugün bir arada yasadigi tek yerlesim merkezidir belki de. Bu sehirde yasamaya baslayinca ona ayak uydurulur; Istanbullu olunur.

Bazen trafiginden, kalabaligindan, hava kirliliginden sikayet edilse de, bu sehir artik birakilip gidilemez; zamanla Istanbul bir tutku olur.

Tarihin ve günümüzün güzelliklerinin birlestigini gördükçe Istanbul daha çok sevilir. Insan ömrü yeter mi acaba bütün sokaklarini, semtlerini, gezmeye, bilmeye? Bu sorularin cevaplarini gezerek aramak lâzim; turist misâli. Ona ayak uydursak da, yine de bazen sehrin içinde kesfe çikar sessizlik, sakinlik, huzur bulabilecegimiz yer arariz; iste bu kesiflerimden birini sizlerle paylasacagim…

Köyü olanlar hep köylerini hatirlar, özler. Oradaki hayat baskadir, zaman oradaki her seyi degistirmez ayni kalan seyler vardir daima yillar sonra gidilse de birakildigi gibi bulunur çogu sey. Selamlasmadan hal hatir sormadan geçilmez herkes birbirini tanir, gözetir. Oradaki samimiyettir belki de özlenen, unutulmayan. Istanbul’da Kadiköy, Bakirköy, Erenköy gibi sonu köy ile biten semtlere alisigiz. Ya peki gerçek bir köyüne gittiniz mi? Köyü olmayan köy hayatini görmek isteyenler ve köyünü özleyip gidemeyenler için orda bir köy var Istanbul’a 20 dk uzakta…

Geçen yil bir arkadasim araciligiyla tanismis oldugum Asma Alti Restorani sahibi Ahmet Yilmaz’dan, Garipçe Köyü’nü ve bu köyde ailesiyle birlikte islettikleri balik restoranini daha çok duyurmak için katalog hazirlatmak istedigini ögreniyorum. Grafik, çekim-montaj isleriyle ugrastigim ve Istanbul’u gezmeyi de sevdigim için konuyla ilgileniyorum. Sariyer ilçesinin 9 köyünden biri olan Garipçe’nin bogaz sahil seridinde ve Rumelikavagi ile Rumelifeneri köyü arasinda kaldigini anlatiyor. Köydeki Cenevizlilerden kalan kule ve kalesinden bahsediyor. Garipçe’nin Marmara ve Karadeniz’in birlesme noktasi oldugunu, ve bugün hâlâ degismeyen örf ve adetlerinin aynen yasatildigini duyunca iyice merak ediyorum; nasil bir yer burasi? Nasil bir çalisma yapilabilir? Yerinde görmem için köye davet ediliyor ve çok geçmeden de yollara düsüyorum…

AKBABALAR SEHRI

Tarif üzerine önce Sariyer’e ulasmam gerekiyor. Yaptigim arastirma sonucu Garipçe’nin tarihiyle ilgili buldugum bilgileri yolda bir kez daha okuyorum ilginç anekdotlar var:

Mitolojide lanetlenmis kral Phineus'in yasadigi bu köye antik çagda sahilinin taslik ve kayalik olmasi, yüksek ve sarp kayaliklarinda kartal ve akbabalarin yuva yapmalari nedeni ile Gyropolis yani "Akbabalar sehri" denildi. Kral Phieneus'un sarayi da burada simdiki adiyla Garipçe ile Papazburnu arasinda idi. Garipçe Köyünün bir diger adi tarihçi Homeros'a göre Kharybdis'dir. Efsanelere konu olan Garipçe'ye Gypopolis (Geyer'in Kenti) de denilmekteydi. Garipçe, Harpylerin iskenceleri ile karsi karsiya kalan efsanevi kral Phineus'tan ötürü ün kazanmisti.

Bir baska rivayet ise köyün adinin Karibce'den gelmesidir. "Karib" kelimesi Osmanlica da "yakin, yakinda olan, yer ve zamana yakin, soyca yakin" anlamini tasir.

Tarihi Cenevizlilere kadar uzanan, Bizans ve Osmanli’dan izler tasiyan köyün en yüksek tepesinde en az 550 yil kadar eski bir gözetleme kulesi var. Köyün bir de kalesi var, kulesi kadar görülmeye deger. Padisah III. Mustafa Han (1557-1574) tarafindan Macar asilli Fransiz mimar Baron François de Tott'a yaptirildigi biliniyor.

Bu yolculugun sonunda, mitolojiden günümüze ilginçliklerin barindigi gizli bir yeri kesfetmis olarak dönecegimi düsünüyorum.

FENERE MI GARIPCEYE MI?

Sariyer’e giderken yol boyu sahilin güzelligi eslik ediyor. Sariyer duraginda otobüsten inip Garipçe köyüne gidebilmek için 150-Rumeli Feneri otobüsünü bekliyorum. Beklerken Fener’e mi Garipçe’ye mi diye Karadeniz sivesiyle soran teyzelerle sohbet ediyor, otobüs gelince yerimi alip merakla etrafi seyre koyuluyorum. Anadolu’da sikça rastladigim bir yolla Istanbul’da karsilasmak beni sasirtiyor. Çam agaçlarinin iki yanda siralanisi, oksijen ve iyot kokusunun birlestigi mis gibi bir havanin teneffüs edilmesi, araç sayisinin azligi ve trafik lambalarinin yoklugu burasi sahiden Istanbul’mu diye düsündürüyor. Degil galiba diyorum kendi kendime, çünkü soför asfalt yolda tam gaz ilerliyor karsidan da gelen yok . Koç Üniversitesi’ni görünce anliyorum ki Istanbul sinirlari içindeyim. Bu zitligin üzerinde düsünürken otobüsün penceresine yaklasiyorum yol boyu sag tarafta muhtesem deniz manzarasi görünüyor.

Biraz sonra yol ayrimina geliyoruz sol tarafa baktigimda Rumeli Feneri levhasini görüyorum; sag taraf Garipçe’yi isaret ediyor merakla bakiyorum otobüs duracak mi, nereye gittigimi soran teyzeler inecek mi? Yanimdaki amcadan otobüsün önce Garipçe’ye sonra Rumeli Feneri’ne gittigini ögreniyorum. Saga dönüyoruz saatime bakiyorum 20 dk süren yolculugun sonunda Garipçe köyüne gelmis bulunuyorum. Cami minaresini görünce inmeliyim, çok geçmeden gözüküyor. Bakkalin önündeki durakta otobüs duruyor, iniyorum.

Biraz yürüyünce Asma Alti restorana ait levha görünüyor. Restorandan içeri girince sanki bir gemiye girmis gibi hissediyorum, sanirim gözüme ilk çarpan nesne olan tavandaki dümen bu tesbihin sebebi. Sohbet ederken etrafi inceliyorum. Ahsap binanin içinde ilk bakista sömineyi andiran bir firin dikkat çekiyor. Penceredeki ag, balik dekoru bütünlüyor. Restoranin tam ortasinda ki soba ve üzerinde ki çaydanlik beni geçmise götürüyor, üzerinde ekmek kizartisimizi, kestanelerin çitirtisini, ve dinlemeyi çok sevdigim çaydanligin sesini hatirliyorum. Bu düsünceler içindeyken ortamin kendi sicakligina eklenen soba ve sobanin üzerindeki çaydanliga, çayin ustasi tarafindan demlenmis çay, (“Karadenizlilerdir “hem fikrinde olanlar için söylenmistir ) bardaklara dolduruluyor. iste o an ; ahh! Bu keyif hiç bitmese, keske hep burada kalmak mümkün olsa diye bir düsünce geçiyor, ister istemez akildan. Ahmet Bey’den benim gibi sobayi özleyenlerin ekmek kizarttiklarini, kestane pisirdiklerini ögrenince bir daha ki sefere kestanelerimle gelmeye karar veriyorum . Iste bu! Kizarmis ekmegin tadi yillar öncesininkiyle ayni. Teknoloji ne kadar gelisse de hiç bir ekmek kizartma makinesi sobadaki tadi veremiyor.


MIHLAMA VE MISIR EKMEGI

Bahçe duvarina resim çalismasi hakkinda konusurken bu arada çayima arkadaslik eden hamsi böregini de tatmis oluyorum. Hamsi böregi mi? Basta sasiriyorum ama tadi gerçekten farkli ve güzel. Karadenizliler tarafindan hamsinin 40 çesit yemeginin hatta tatlisinin, tursusunun bile yapildigini söylerler ancak hamsi böregini neden daha önce duymadigimi çok geçmeden anliyorum.Megerse ‘hamsi böregi’, Ahmet Bey’in ablasi Yasemin Hanim’in Karadeniz mutfagina hediyesiymis. Böylece 40 diye bildigim hamsili yiyeceklerin çesit sayisi hamsi böregiyle 41 oldu… Annesi ve kizkardesi de dahil olunca sohbete, restoranin gizli kahramanlariyla da tanismis oluyorum. Ahmet bey ve ailesi restoranin üzerindeki evde yasiyorlar. Ahsap bir konak olarak tarif etmek daha uygun. Kisin restoranin ilginç kapali mekaninda, hava sicakken ise asma bahçesinde servise sunulan mönüyü merak ediyorum. Özellikle hafta sonlari misir ekmekli, mihlamali envâi çesit kahvaltiyi ve haftanin yedi günü yirmi dört saat bulunan karalahana sarmasi, bali gin her çesidinin en tazesini, ve ev baklavasini ögrenince burada sadece dekorasyonun degil yemeklerin de ilginç ve güzel oldugu anliyorum… Bahçeyi de merak ediyorum neden Asma Alti denmis asma var mi sahiden? Asma varmis ve sark kösesi olan bir de çardak . Arkadaslarimi da getirmeliyim buraya diye düsünüyorum. Ilk önce seslerini duydugum ve çok geçmeden pencerenin önünden salinarak geçen inekleri ve pes pese giden ördekleri onlarda görmeli kendilerini köylerin de hissetmeli. Restoranda otururken arada girip çikan köylüler oluyor hepsi dogal, içten.

KARELERE SIGDIRMAYA ÇALISIYORUM

Filmlerde reklamlarda gördügümüz Karadeniz sivesi burada aynen karsima çikiyor, teyzelerin amcalarin konusmalari filmlerdeki gibi. Gençler için geçerli degil tabi onlar Istanbul Türkçesi’yle konusuyor. Burada yasanmis hayatlar üzerine sorular siralaniyor aklimda; bu bina da kimler yasamis ? Bu firin dekor mu? Hepsi tek tek cümlelere dökülerek muhatabina yöneliyor. Ahmet Bey, restorani gezdiriyor; 130 yillik tas bir firinmis burasi. Dedesinden kalma oldugunu ve annesinin restoranin üstündeki evde dogdugunu ögreniyorum. Yukarida sark kösesi olarak dösenen bölüm geçmiste hamur hane ve isçilerin yattigi odalarmis. Alti tuz döseliymis taslarinin Trabzon Sürmene’den getirtilmis. Ahsap merdivenlerden üst kata çikiyoruz sark kösesinde oturmak da en az sobanin basindaki kadar keyifli. Burada da dekor olarak kullanilan her esya eskiyi animsatiyor. Benim gibi eskiyi sevenler için buradaki her sey fotojenik, gördügüm her seyi karelere sigdirmaya çalisiyorum.

BU KÖY NASIL KURULMUS ?

Garipçe’nin, en az bu bina kadar ilginç bir kurulus hikayesi var… Yillar önce Karadeniz’den balik tutmaya gelenler tarafindan kesfedilmis. O balikçilar zaman içinde ailelerini de getirmis, adina Garipçe demis, memleket edinmisler. Barakalarla baslayan yerlesim evlere dönüsmüs, evler köy olmus. Böylece yeni nesil hem Karadenizli hem Garipçe’li olmus. Belki de zamanla Garipçe, Karadeniz olmus .

Köyün kalesini merak ediyorum tarihi bilgilere göre Padisah III. Mustafa (1557-1574) tarafindan Macar asilli Fransiz mimar Baron François de Tott'a yaptirildigi biliniyor. Köyün meydanina dogru ilerleyip evlerin arasindaki merdivenlerden çikiliyor. Araçla çikmak isteyenleri de kaleye kadar çikaran baska bir yol varmis. Merdivenlerden çikarken evlerin yakinindan geçiliyor, aglar bazi evlerin bahçe duvarlarini süslemis. Ve çogu evin ahiri oldugunu görünce salinarak gezen ineklerin mekanindan gectigimi fark ediyorum. Ne güzel burada sadece baligin tazesi degil sütün de var. Suyu bile farkli bu köyün, Ahmet Bey’in pet sisemdekini döküp doldurdugu köy çesmesinin suyunu içiyorum. Bakalim sirada farkli neler var . Merdivenleri tirmanmayi bitirince kalenin surlari gözükmeye basliyor.

BAHÇE DUVARINDAKI RESIM

Ve Garipçe Kalesi’ndeyim. Essiz bir deniz manzarasi beni karsiliyor. Iste simdi söylenen yerdeyim Marmara ve Karadeniz’in birlestigi noktada. Fotograf makinemle paylasiyorum gördüklerimi. Martilarin, gemilerin denize dahil olusunu izlemek ayri bir keyif. Burada deniz de bir baska sanki…Daha sonra daha çok zaman geçirmek planiyla kaleden köy meydanina inerken kule de tam olarak karsimda epey yüksekte görünüyor. Tekrar geldigimde hazirlikli gelip oraya tirmanmayi niyetime aliyorum. Meydana inip restorana dönüyorum. Kale hakkindaki düsüncelerimi paylasirken kuleye de çikilabilecegini ögrenince seviniyorum. Hava biraz isindiginda bahçe duvarina bir resim çalismasi yapma konusunda anlasiyoruz. O gün Garipçe’den, bu kadar ilginç bir köy ve güzel bir mekan tanimaktan mutlu bir sekilde, tesekkür ederek ayriliyorum.

Mevsim degisip hava isininca resim çalismasina basliyoruz ve Garipçe’nin muhtesem manzarasina ait çekilen bir sürü resmin arasindan titizlikle seçilen resimlerden yapilan bir resim bahçe duvarindaki yerini nihayet aliyor. Bahçesi gerçekten de bir asmaya sahip bu mekanin. Asma bahçesinde, hava sartlarinin bahçede olmaya izin verdigi zamanlarda oksijen ve iyot dolu; tertemiz, istah açan hava solunuyor. Asmanin altindaki masalarda, sark köseli çardakta ; çiçekler, limon agaçlari ve neredeyse agaç gibi görünen domatesler arasinda, kus sesleri esliginde, huzur içinde, envai çesitli diye özetledigim kahvalti yapiliyor. Kisin içerdeki tadlarin hiç degismedigi, sadece bambaska bir ortama tasindigi anlasiliyor.

Her sey tamam gibi. Amaaa… aklima bir sey takiliyor; acaba “Mihlama “ve Misir Ekmegi’”de bahçeye tasinmis midir? Merak hemen sona eriyor neyse ki ( Oh be! Onlar da buradaymis!..) ve gönül rahatligiyla masaya geçiyorum. Kahvalti ya da baligin, çorbasindan baslayarak her çesidinin, en tazesinin bulundugu mönüden uygun damak tadini seçip, yaninda etli karalahana sarmasini, üzerine de ev baklavasini tadarken, etraf inceleneniyor. Göz; üzüm salkimlarina dilek agaci misali asilmis minik kagitlara takiliyor. Merak ediyor insan ve üzümlerin Asma Alti müdavimleri tarafindan rezerve edildigini, o kagitlarin da isim etiketleri oldugunu ögrenince anliyor ki; burasi ismiyle müsemma...

FOTOGRAF ÇEKME YARISI

13 kisilik grubumla beraber bu güzel bahçede yaptigimiz siki bir kahvaltinin ardindan yola çikiyoruz. Köyün tek kahvesine ugruyoruz önce, birer bardak çay içip kahveciyle sohbet ediyoruz. Esyalarimizi kuleye tasirsak daha fazla yorulacagimiza karar verip kahvede birakiyoruz. Istikametimiz “Garipçe Kulesi” resim çalismasi sirasinda bir kaç kez daha gidip geldigim için artik onlara rehberlik edebilecek kadar ögrenmis oluyorum köyü. Yine de yolda teyzenin birine soruyoruz çikabilir miyiz diye. “Top gibi çikar inersiniz” cevabini alip manasini çözmeye çalisarak çikmaya basliyoruz. Yorulsak da fazla zorlanmadan kendimizi kule de buluyoruz. Köyün en yüksek tepesindeyiz. en az 550 yil kadar eski bir gözetleme kulesi burasi. Bu tepenin panaromik manzarasini ve kulenin bu manzaraya kattigi güzellikleri görmek ve fotograf kadrajlariyla belgelemek yorgunlugu unutturuyor. Grup en güzel yerden manzarayi görebilme telasina düsüyor kulenin içine dagiliyor ve sonunda herkes yerini buluyor. Fotograf makineleriyle manzara resmi çekme yarisi basliyor. Kulenin penceresinden köyün yolunu çektigim fotograf bana göre bu yarisin en güzel manzarali resmi oluyor. Mihlama hepimizi tok tutmus olmali kimse acikmiyor ve Kuleye tirmanmisken bir kaç saat geçirdikten sonra acikinca asagiya inip kalede piknik yapip kuleye tirmanisin yorgunlugunu atmayi düsünüyoruz. Kalede de resim çekebilmeleri için uyariyorum arkadaslarimi ve yavas yavas tepeden iniyoruz ve teyzenin top gibi çikar inersiniz sözünü simdi anliyoruz, inis daha kolay oluyormus.

Kahveden esyalari alip bu kez kaleye dogru merdivenlerden yukari çikmaya basliyoruz. Dönüp bakiyorum arkadaslarima artik yeterince yorgun ve acikmis görünüyorlar. Ama biliyorum ki kaleyi de kule kadar begenecekler. Kale’ye çikinca hepsi yorgunlugu unutup ve surlara dogru yaklasiyorlar. Kale’nin iç kismini geziyoruz ve pencerelerinden birinde hepimiz ayni pozu vererek GARIPÇE HATIRASI resimlerimizi çekiyoruz. Manzaraya kuleden baktigimizdan çok daha yakiniz. Gemiler, martilar ve denizin üzerinde dans eden yunus baliklarini gören grup mest oluyor. Denize girip yüzenleri görünce bir dahaki sefere yüzmeye gelmeye karar veriliyor. Kaleden inerken herkesin hemfikir oldugu cümle; Garipçe Kalesi sadece bunlari seyrederken derinliklere dalmak için bile görülmeli!...

Daha sonraki günlerde arkadaslarla bayanlar için ayrilan koyda yüzmeye gidiyoruz. Manzara olarak çok begendigimiz denizinin yüzmek için de çok temiz oldugunu görünce sasirmiyor; yaz boyu yüzülecek temiz yer aramaktan böylece kurtulmus oluyoruz. Köye gidip gelirken köyün insanlariyla da otobüs de ya da deniz kenarinda tanisip sohbet ediliyor, hiç biri yabanciymis gibi davranmiyor. Gemi sahibi bir köylüden bayanlar espri konusu oluyor; Garipçe’de, fahri hemsehrilik diye bir uygulama varsa muhtara hemen basvuralim diyoruz.

YENI KASIFLERINI BEKLIYOR

Simdi kis yine geldi ve biz bazen kahvalti, balik yemeye ya da hamsili pilav günü ilan edilen Pazar günleri oradayiz. Hafta sonu hamsi pilavi sevenler, ilk defa tadacak olanlar bir arada oluyor. Hamsili pilavda en az hamsi böregi kadar ilginç ben çok sevdim.

Bu ilginç köye gelip kuleye tirmanip oradan bakmali, kalenin surlarina dayanip yunus baliklarini görmeye çalisarak, martilari, gemileri izleyip derinliklere dalmali. Bu köyü anlatmaya ne resmî bilgiler ne de tasvir yeterli. Gelip yerinde görülmeli, tarihi Cenevizlilere kadar uzanan, Bizans ve Osmanli’dan izler tasiyan bu köyü. Karadeniz’i bilenler için her sey tipki oradaki gibi; bilmeyenler için ise Karadeniz bölgesine gitmis gibi hissettiren bir yer. Hem Istanbul’un içinde, hem de trafik, hava kirliligi vb. konularda Istanbul’a uzak. Sirin bir köy ortami ve samimi insanlariyla, tarihî degerleriyle, mavi ve yesilin, bütün tonlarinin bulustugu dogal güzellikleriyle Garipçe, yeni kâsiflerini bekliyor…

Bu Sayfayı Paylaş :
Gönderen
şimşek07
Tarihi ve Saati
07.10.2008 13:02
Okunma
17836
Değerlendirme
Sen de Oy Ver
15 kişi
Favorilere Ekle Mesaj Gönder Arkadaşıma Gönder Sayfayı Yazdır

İlk Yorumu Sen Yaz

 
 
En Çok Okunanlar
Editörün Seçtikleri