,
Buradasınız  :  Anasayfa > Kategoriler > Gezelim Görelim > Ulaşım > Fransa > Paris > 
Gezelim Görelim
AVRUPA GEZİ NOTLARI
Doğru dürüst dil bilmeden Avrupa’da gezmek mümkün mü? Hangi zorluklarla karşılaşılabilir? Becerebilir miyim?... Uzun zamandır bu sorular kafamda uçuşup duruyor. En iyisi gitmek, görmek, bire bir yaşamak dedim ve…
Gittim, bire bir yaşadım ve döndüm. Yurtdışına çıkmak isteyip de dil bilmediği için çekinenlere, ‘ay kaybolursak’ diye korkanlara, ‘ya başımıza bir şey gelirse’ diye endişe edenlere örnek olması dileğiyle gezimin teknik ayrıntılarını detaylı bir şekilde yazmaya çalıştım.
HAZIRLIK
Aylar öncesinden planlama başladı. Oğlum Londra’da yaşıyor. Önce onun yanına gitmeli. Oradan Paris, Brüksel, Amsterdam, Prag, Münih ve İstanbul. Beş yıllık İngiltere vizem var.Yeşil pasaportum olduğu için diğer ülkelerde vize problemim yok.
Önce biriken millerle İstanbul - Londra, Münih - İstanbul uçak biletleri alındı. Toplam 13 gün. Şehirlerarası ulaşım otobüsle yapılacak. İnternetten her şehrin gezilecek yerleri araştırılıp google map üzerinden toplu taşımayla nasıl gidilebileceği incelendi. Notlar alındı.
Kalınacak hosteller Booking.com aracılığıyla merkeze fazla uzak olmayan, metro istasyonlarına yakın, ucuz olanlardan seçildi. (Hemen belirteyim, rezervasyonlarda hiçbir sıkıntı yaşamadım.)
Londra-Paris, Paris-Brüksel otobüs biletlerini de (Eurolines) internet üzerinden aldım.
Brüksel Amsterdam arasında sık otobüs seferi var. Bileti Brüksel’den aldım. Amsterdam’dan Prag’a otobüsle 17 saatte gidiliyor. Otobüs 76 euro. Aynı fiyata uçak (easyJet) olunca uçağı tercih ettim.
Prag Münih arası otobüs biletini de internet üzerinden aldım. Sonuç olarak; Brüksel Amsterdam arası hariç tüm ulaşımı internet üzerinden biletledim.

Ulaşım için harcadığım paraya gelince:
Londra – Paris otobüs bileti 45 paund.
Paris- Brüksel otobüs bileti 14 euro
Brüksel - Amsterdam Otobüs bileti 13 euro.
Amsterdam – Prag uçak bileti 76 euro
Prag – Münih otobüs bileti 28,80 euro
60 yaşından büyük olduğum için otobüs biletlerinde 3-5 euroluk “senyor” indirimi var.
Hostel rezervasyonlarının ve biletlerin çıktılarını alıp dosyaladım. Google map yardımıyla hostellere nasıl ulaşabileceğimi belirledim. Tüm çıktıları cep telefonuna depoladım. Ayrıca dosyalayıp yanıma aldım.
Hareket serbestliği sağlayabilmek için küçük bir sırt çantası ve kabin boy bir valize eşyalarımı sığdırdım.
LONDRA
29 Nisan 2015 sabahı saat 10.30’da Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan Londra’ya hareket ettik. 3.30 saat sonra Londra Stansted Havaalanına indik. Saatleri 2 saat geri aldık.
Fazla kalabalık olmamasına rağmen pasaport kontrolünde 1,5 saat bekledik. Detaylı bir şekilde pasaportun her sayfası incelendi. Parmak izi alındı. Uçakta doldurduğumuz “Landing Card” incelendi. (Bu kartlarda adı soyadı, doğum tarihi, mesleği, Londra’da kalacağı adres, ne kadar kalacağı, pasaport ve uçuş numaraları soruluyor. Türkiye’deyken google üzerinden çevirtip bir örnek yanıma almıştım.)
Bagajınızı alıp çıktığınızda sağ tarafta National Expres, hemen arkasında da Terravision otobüs şirketlerinin bilet satış yerleri var. Bu iki şirket Londra merkeze otobüs kaldırıyor. Ayrıca tren seferleri de var.
Oğlumun evinin yakınında son durağı olan Terravision şirketinden 8 paunda bir bilet aldım. Otobüse binmek için, bilet aldığın katın bir kat altına iniyorsun. Gelenlerin birçoğu otobüsü tercih ediyor. Onları da izleyebilirsin. Alt katta bekleme odası (Waiting Room), tuvalet ve kafe var.
10-15 dakikalık bir beklemenin ardından otobüse bindik. Hemen hareket etti. Havaalanından merkeze yolculuk 1 saat sürdü.
Londra’da 2 gece kaldım. Daha önce de Londra’da kaldığım için gezmediğim yer pek yoktu. Amaçsız etrafa bakına bakına dolaştım. Toplu taşıma için ‘oyster card’ kullandım. Bu ön ödemeli bir kart. Parayı önceden yüklüyorsunuz. (Makine veya gişelerden para yüklemesi yapılıyor.) Binerken ve inince kartı okutuyorsunuz. Londra’da ulaşım ve gezilecek yerlerle ilgili bilgileri internette bulabilirsiniz.
Londra’da müzeler ücretsiz. Daha önce gezmediğim Tate Moderne gittim. Ayrıca Türk semti Harringay, (Buraya ulaşmak için mavi Piccadilly hattının Cockfosters yönüne binip 11 durak sonra Turnpike Lane durağında inmeniz yeterli.) St.Paul’s Katredal, Porto Bello, Camden Town, Borough Market Londra’da tekrar uğradığım yerler oldu. Tabi bir de Soho…
1 Mayıs İşçi Bayramını da Trafatgar Meydanı’nında kutladım. ( 300- 350 kişilik bir kalabalık vardı. Polisleri tek tek saydım 21 kişiydiler.)
Paris’e ve diğer birçok şehre gidecek otobüsler Londra Victoria Coahc Station’dan kalkıyor. Buraya ulaşmak için Liverpol Street’ten kalkan ve Londra’nın merkezinden geçen 11 nolu otobüsü kullandım. Ayrıca 8-36-73 nolu otobüslerin son durakları Victoria. Buradan biraz yüründüğünde Londra Victoria Coahc Station’a ulaşılabiliniyor. Metro ile de ulaşmak mümkün.
Eurolines Paris otobüsü, Londra Victoria Coahc Station’dan tam zamanında (21.30) kalktı. 50 dakika kadar şehir içinde gittikten sonra şehrin dışına çıktık. 23,45’te Dover limanına ulaştık.
İngiltere’ye girerken pasaport kuyruğunda bir buçuk saat beklemiştim. İngiltere’den çıkış, Fransa’ya giriş 3 otobüs dolusu yolcu için sadece yarım saat sürdü. 3 Otobüs arka arkaya çıkış-giriş kontrolüne geldik. Bizim otobüs beklerken 1. otobüsteki yolcular indi. Sırayla pasaport kontrol bölümüne girdiler. Otobüs öbür kapıya yanaştı. O kapıdan çıkan yolcular otobüslerine bindiler. 2.otobüs de aynı şekilde geçti. Sıra bize geldi. İlk kapıda indik. İçeride 2 görevli vardı. Pasaportları makineye okuttular, geç dediler. Öbür kapıdan çıkıp otobüse bindik. Böylece İngiltere’den çıkıp Fransa’ya girmiş olduk.

Dover Boğazı Manş Denizi'nin en dar yeri. İngiltere kıyısında Dover şehri, Fransa kıyısında Calais şehri bulunmakta.
Dover çok büyük bir liman. Her taraf TIR dolu. Allah bu TIR şoförlerine kolaylık versin, ömürleri beklemekle geçiyor.
15 dakikalık bir beklemenin ardından feribota bindik. Bir buçuk saatlik keyifli bir yolculuktan sonra 2.30’da Calais’e vardık.
Calais’le Paris arası 4 saat kadar sürdü. Sabah 6.30’da Paris Galiani Coahc Station’da yolculuğumuz sona erdi. Londra’dan Paris otobüsle toplam 9 saat.
Aslında bu yolculuğun gündüz yapılması çok daha güzel olur. Etrafı göre göre gidilir.
Eurolines otobüslerinde bizim şehirlerarası otobüsler gibi ikram yok. Zaten muavin de yok. Ancak her otobüste kablosuz internet ve tuvalet var. Bazılarında şarj için priz de vardı. Benim bindiğim otobüslerin hepsi de zamanında kalktı. Sorunsuz yolculuk yaptık.

PARİS
Eğer Paris’e gidecekseniz olmazsa olmazlarınızdan biri, akıllı telefonunuza indireceğiniz “Paris Metro Subway” diye bir programdır. Andoid marketten ücretsiz olarak indiriliyor. Bulunduğunuz yerden gitmek istediğiniz yere metroyla nasıl gideceğinizi, hangi metronun hangi yöne gidenine bineceğinizi, nerede aktarma yapacağınızı gösteren basit, kolay kullanımlı bir program. Paris’te metro ulaşımı için mutlaka kullanılmalı.
Üç günlük Paris gezimde Bellevie metro durağına 50 m. uzaklıktaki “Paris Hip Hotel” de konakladım. Merkezden bir aktarma ile 20-25 dakikada ulaşılabiliniyor. Küçük ve vasat odalar. Tuvalet banyo ortak. Odada sadece lavabo var. Her katta 10 oda var. Koridorun bir başında tuvalet, öbür başında da banyo var. 3 gece için kahvaltı hariç 118 euro ödedim. Otel civarında akşam 7’den sonra bol miktarda çekik gözlü bayan müşteri bekliyor.
Paris’te merkezde memleket özleminizi (varsa) giderebileceğiniz bir Türk Mahallesi de var. 4-8-9 nolu metrolarla ulaşabileceğiniz Strasbourg Saint-Denis metro durağında indikten sonra ‘zafer takı’ gibi bir yapı var. Onun çevresi Türk Mahallesi. Her türlü kebap, çorba, yemek salonu mevcut. Büfelerde rakı bile satılıyor. Herkes Türkçe konuşuyor. Buradaki ‘Mardinli Çorbacı’ da bir çorba içilir. Akşamları bu bölgede de bol miktarda hayat kadını var.
Üç tam gün Paris’te kalacağım için 3 günlük ‘Paris Visite Card’ aldım. 24,80 euro. Tüm toplu taşıma araçlarında geçerli.
Paris metrosu istediğiniz her yere ulaşımı sağlıyor. Metro girişlerinde turnikeler var. Bileti okutunca açılıyor. Başka kontrol yok. Turnike üzerinden atlayanı, iki çocuğu önünde tek biletle geçen babayı gördüm.
Bazı metrolarda durunca kapılar kendiliğinden açılıyor. Bazıları için kapıdaki yeşil düğmeye basmanız gerekiyor. Bazılarıysa kapı üzerindeki kolu yukarı kaldırarak açılıyor. Metro vagonlarının ortasında ve kapı önlerinde, yani ayakta belenen bölümlerin yanlarında açılır-kapanır koltuklar var. Vagon boşken bunlara oturuyorsunuz, fakat vagon dolu olduğunda buraya oturmak yasak. Kalabalık artınca kalkmak zorundasınız
Metro istasyonlarının çok azında yürüyen merdiven var. Ağır bavulla inip çıkmak zor.
İnternette her ayın ilk Pazar günü Paris müzelerinin bedava olduğunu okumuştum.3 Mayıs Pazar sabah saat 8.30’da Louvre müzesine gitmek için yola çıktım. Metrodan ‘Palasis Royal Musse du Louvre’ durağında inip müze yolunu gösteren işaretleri izleyerek cam piramidin tam altına geldim. Yine internette çok sıra olduğu, bir saatten fazla beklendiği yazıyordu. Saat 9.00’da orda olmama rağmen hiç sıra yoktu. Hemen müzeye girmek istedim. Görevli bilet almam gerektiğini söyledi. “Diz dey sandey, No tiket, no mani” dediysem de uzun uzun bir şeyler anlattı. Hiç bir şey anlamadığım için mecburen bilet alıp müzeye girdim. Daha sonra müzeyi gezerken dışarıdaki oldukça uzun giriş kuyruğunu görünce şaşırdım. Emin değilim ama ücretsiz giriş kuyruğu olabilir. (Louvre Müzesi giriş 12 euro, kulaklık istersen ayrıca 5 euro daha veriyorsun. Kulaklıkta Türkçe anlatım yok.)
Louvre gerçekten çok büyük bir müze. Tüm gününü buraya ayıramayacaklar için
(http://cokgezencocuk.blogspot.com.tr/2014/12/90-dakikada-louvre-muzesi-ziyareti.html) adresindeki ‘90 dakikada Louvre Turu’ adlı yazıyı öneririm. Elimde bu yazıyla müzedeki en önemli eserleri elimle koymuş gibi bulup, gördüm. Yazıyı hazırlayan ‘ Çok Gezen Çocuk’ a teşekkür ederim.
Louvre müze binasının bir bölümünde alışveriş merkezi ve yeme içme bölümü var. Burada hem deniz ürünleri hem de tavuklu (ikisi karışık) yapılan ‘paella’ çok güzeldi. İki gün önce Londra’da İspanyol etkinliklerinde deniz ürünlü paella yemiş, tavuklusunda gözüm kalmıştı. Burada her ikisini birlikte yedim. (Tabi 3 kat pahalıya. 15 euro.)
Öğleden sonra da Orsay müzesine gittim. Ancak öylesine uzun bir kuyruk vardı ki hafiften yağan yağmur altında bu kuyruğun sonunda sıra beklemeyi göze alamadım.
4 nolu metronun Cite veya Saint-Michel duıraklarının birinde inerek ulaşabileceğiniz,Ile de la Cite adasında bulunan Cathedrale Notre-Dame de Paris’in içi de dışı da bedava.
“Fransız gotik mimarisinin en güzide örneği olarak bilinen Notre Dame, ayrıca ilk gotik katedrallerden biridir ve gotik dönem boyunca inşası sürmüştür.” (Vikipedi)

Yine bu adanın üzerinde bulunan Saint-Michel Chapelle, Pont Neuf (yeni köprü) ve
Fransız ihtilali sırasında giyotine gidecek mahkumların son durağı olan, Marie Antonette ve Robespierre’in de son günlerini geçirdikleri Conciergerie binası görülebilir.
Metronun 4 hattının geçtiği Opera durağında inince meşhur opera binası (Opera Garnier) karşınıza çıkıyor.
Opera binasının hemen arkasında da 19. yüzyılda Paris’te kurulan ünlü alışveriş merkezi Galeries Lafayette var. Bizdeki AVM’lerin tersine Pazar günleri kapalı.
Sacre Coeur (sarka kouur diye söyleniyor) Montmartre Tepesi’nde bulunan ve Paris’in en çok turist çeken noktalarından biri olan bazilikadır. 2 nolu metroyla Anvers durağına gelip oradan ister yürüyerek isterseniz metroda kullandığınız biletle ‘Funiculaire de Montmartre’ ye binerek veya 30, 31, 54, 80 ya da 85 numaralı otobüsler ile ulaşabilirsiniz. Bazilika ile ilgili geniş bilgiyi internette bulabilirsiniz.

“Paris manzarasını en güzel izleyebileceğiniz Paris’in en ünlü tepesi olan Montmartre Tepesi Sacre Coeur Bazilikası‘nın yakınındadır. Bu tepeden Paris manzarasını doyasıya seyredebilir, tepedeki alanda bulunan ressamlara portrenizi yaptırabilirsiniz.
Bazilikanın merdivenlerinde biranızı içerken değişik sanatçıları dinleyebilirsiniz.”


Merdivenlerden inip sağa doğru yürürseniz Boulevard de Clichy, çevresinde konuşlanmış sex shop'ları ile ünlenen (Gerçi Hamburg’takilerin yanında pek büyük sayılmazlar ama) Pigalle (Pigal) gelirsiniz. Pigalle, 2 nolu metro hattının Anvers ve Blanche istasyonları arasındadır. Paris’in Red Light’ı burasıdır. Bu mahallenin de en meşhur yeri tabi ki kırmızı değirmen anlamına gelen Moulin Rouge’dur.
Bu bölgede her türlü fuhuşun döndüğü gece kulüpleri ve saunalar var, yani dilediğiniz günaha dilediğiniz şekilde girebilirsiniz
Buradaki seks shopları merak ediyorsanız rahatlıkla içeri girip gezebilirsiniz. Kadınlı erkekli insanlar sanki market alışverişi yapar gibi seks shopları dolaşıyorlar.
Yine bu bulvar üzerinde 5 katlı bir seks müzesi var. Giriş 10 euro. Ben girdim gezdim. Bu parayı vermeye değmez.
Türk mahallesindeki çorbacının söylediğine göre seks show, kucak dansı yapan yerlerden uzak durmak gerekiyormuş. İçeride büyük kazık atılıyormuş.

1806 yılında Fransız İmparatoru olarak zaferlerini taçlandırmak amacıyla Napoleon’un emri ile yapımına başlanan Zafer Takı, 1836 yılında Napoleon’un ölümünden sonra tamamlanmıştır. 50 metre yüksekliğinde ve 45 metre genişliğindedir.

Metronun 1-2-6 numaralı hatları ile ‘Charles de Gaulle Etoile’ durağında inerek veya 22, 30, 31, 52, 73, 92 numaralı otobüslerle ulaşabilirsiniz. Metro istasyonundan alt geçitle yanına gelinebilen Zafer Takı’nda 2. dünya savaşında ölen askerlerin anısına hiç sönmeyen bir ateş vardır.
Concorde Meydanı’nda son bulan ünlü Şanzelize Caddesi‘nin (Champs Elysees) başında bulunmaktadır.
Zafer Takı’ndan Concorde Meydanı’na kadar Şanzelize Caddesi‘nde yürümek Paris’in olmazsa olmazlarındandır.

Père Lachaise Cemetery (Ünlüler mezarlığı) : Paris’teki en büyük ve dünyanın en ünlü mezarlığı. Paris'te turistler tarafından en çok gezilen on yerden biri. 2 nolu metro hattının Pere Lachaise durağında indikten sonra sol taraftaki duvar boyunca aşağıya doğru 500 m. kadar yürüyerek giriş kapılarından birine ulaşılıyor.

“Moliere ve Jean de La Fontaine'in mezarları buraya taşınmış... Honore de Balzac (1799-1850), Maria Callas (1923-1977), Frederic Chopin (1810-1849), Auguste Comte (1798-1857), Alphonse Daudet (1840-1897), Louis Joseph Gay-Lussac (1778-1850), Antoine Lavoisier (1743-1794), Yves Montand (1921-1991), Edith Piaf (1915-1963), Simone Signoret (1921-1985) ve Oscar Wilde (1854-1900) buraya defnedilen meşhurlardan bazıları...
Bizden iki isim burada: Yılmaz Güney (1937-1984) ve Ahmet Kaya (1957-2000).”
Kapı girişinde ünlü kişilerin bazılarının mezar yerlerini gösteren kroki var.
Çok büyük bir mezarlık. Kapıdan mezarlık planı almadan gezmeyin, aradıklarınızı bulamazsınız.
Mezarlık içinde kremantoryum da var. Kremantoryum çevresinde küçük dolaplar var. Üzerlerine isimler yazılıp, küller konuluyor.

Dünyadaki en ünlü anıtlardan biri olan Eiffel Kulesi’ni Paris’e gelir gelmez gezmeme rağmen anlatımını en sona bıraktım.
Eyfel’e metro ile 6 nolu hatla ‘Bir Hakeim’, 9 nolu hatla ‘Trocadero’ durağında inerek ulaşabilirsiniz. “Bence Trocadero’ da inin karşıdan Eyffel’i seyrederek tam altına kadar yürüyün. Alttan yukarı doğru bakın bir kez de Eyfel’e. Yukarı çıkmak için bekleyenlerin oluşturduğu uzuuun kuyruk gözünüzü korkutmasın. Sıra çabuk geliyor. Önce 2. kata, sonra da tepeye çıkın. Bütün Paris serilsin ayağınızın altına. Hayatta olmanın, Paris’te olmanın, yaşamanın keyfini çıkarın.”
Bir kez de mutlaka geceleyin gelin buraya. Işıklandırılmış halini de görün mutlaka Eyfel’in. Hatta ekmeğinizi, peynirinizi ve şarabınızı alıp piknik yapın Eyfel’e karşı. Merak etmeyin asla yalnız kalmazsınız.

Paris sokaklarında elinde harita olmadan yürümek, sağa sola bakınmak, her köşede ayrı bir güzelliği seyretmek … gerçekten çok güzel. Paris’i amaçsız, rastgele dolaşmak için mutlaka kendinize zaman ayırın, pişman olmayacaksınız.

Paris’te 400 kadar ücretsiz genel tuvalet varmış. Gezerken bir kısmına rastladım, kullandım. Kullanması biraz bilgi gerektiriyor. Paris tuvaletlerini kullanmak için “Pariste Net” sitesindeki Ahmet Ore’nin yazısını (http://www.pariste.net/2014/12/paris-sehir-tuvaletleri.html )okumanızı öneririm.
Bir daha Paris’e gelme sebebim olsun diye Versay Sarayı’nı gezmedim.

Paris Brüksel otobüsünün kalkış yeri olan Paris Gallieni’ye ulaşım çok kolay. 3 nolu metronun Gallieni durağında inince tabelalar size yol gösteriyor. Kolayca check in bürolarına ulaşıyorsunuz. Eurolines otobüslerine internetten aldığınız biletin çıktısıyla binilmiyor. Mutlaka ilgili büroda check in yaptırmak gerekiyor. Paris’te check in yaptırılan yerin bir üst katında da otobüs durakları var. Otobüsler oraya gelip oradan kalkıyorlar. Oturma yerleri, tuvalet, kafeterya var.
Londra’dan gelen otobüsün son durağı burası. Buradan da Londra’ya ve Avrupa’nın çeşitli yerlerine gidiliyor. Gerek Londra’daki gerekse Paris’teki otobüsler tam zamanında kalktı.
Eurolines’ın ofisleri , bekleme salaonları gayet iyidi. Otobüslerde servis yok. Zaten sadece şoför var. Bavulunu kendin koyup kendin alıyorsun. Koltuk no yok. Önce bavulunu koyan ön sıradan yer kapıyor. 2 kişi iseniz biriniz koltuk kapsın, öteki bagajları yerleştirsin. 4,5 saatlik yolculukta 15’ lık tek mola verildi.

BRÜKSEL
Saat 09.00’ da Paris’ten kalkan otobüsümüz 4,5 saat sonra Brüksel’e vardı. Brüksel Gar du Nord’ta ben indim. Otobüs Amsterdam’a devam etti.
Brüksel’de “Hello Hostel”de 2 gece konakladım. Tek metro ile ulaşılabilen 2 katlı bir binada. Görevliler ilgili. Yastık kılıfı, nevresim, çarşaf verdiler. 40 yıldır evliyim, ilk kez kendi yatağımı kendim yaptım. Bayağı uğraştım ama becerdim.
6 kişilik karışık yatakhane. Kişisel dolap yok. Tüm eşyalar açıkta. Tuvalet ve duşlar temiz. Kahvaltı berbat. Sadece yağ ve marmelat. Zeytinden vazgeçtim, peynir bile yok.
Sosyal alanı güzel. İki gece kahvaltı dahil 42,24 euro. Fiyatına göre iyi.
Brüksel küçük bir kent. Merkezde Grand Place ve civarında eski doku korunmuş. Gezmesi hoş. Merkez dışına doğru çıktıkça bildiğimiz kent havası var. Yüksek binalar, alışveriş merkezi vs..

Brüksel’de 3 hatlı çok karışık olmayan metro sistemi var. İstasyonlarda bilet makinelerinin yanı sıra 7.00-22.00 arası görevli biletçiler de var. Otomatik billet makinelerini kullanmak çok kolay. Yuvarlak bir buton var. Direk basarsanız 2.10 euroluk tek billet için kaç tane istediğinizi soruyor. Butonu sağa, sola çevirip sayıyı belirliyorsunuz. Para işareti olan yere demir para atıyorsun. Bilet ve para üstü aşağıya düşüyor. Yalnız demir para veya kredi kartı ile çalışıyor. İlk başta butona basmadan evvel sağa, sola çevirerek tek binişlik dışındaki biletleri de seçebiliyorsun. Bir saatlik geçerli bilet 2.10 euro.
Toplu taşıma araçlarında kullanmak üzere aldığınız bileti geçerli hale getirmeniz gerekmektedir. Otobüs, tramvay içerisinde ve metro platformlarında bulunan turuncu makineden biletinizi geçerli hale getirebilirsiniz. Biletinizi geçerli hale getirdikten sonra herhangi bir araçtan bir diğerine 1 saat içerisinde aktarma yapabilirsiniz.
Brüksel patates kızartması, midye, çikolata, bira cenneti. Meydanın sol köşesindeki Rue des Chapeliers sokağna girip ilerleyince solda “Little Delirium” adlı bir bar var. Bu bar Brüksel’in en meşhur barı Delirium’ un kardeşi. Gezi başından beri sadece burada bira seçerken dil sıkıntısı yaşadım. Çok çeşit bira var. Aynı biranın laytı, darkı var. Barmen hangi birayı istediğimi soruyor. Diyaloğumuz şöyle: Ben. “Yu drink biir?” Barmen “yes.” Ben. “wat biir?” bir bira markası söyledi. Ben: “Ayeme de seym biir.” Anlaştık. St. Bernardus ABT marka 10.5 derece alkollü siyah bir bira getirdi. Harika bir biraydı.

Chez Leon meydanın sağ arka tarıfına düşen Rue Chair at Pain sokağından ilerleyerek Petite Rue des Bouchers sokağından geçince Rue des Bouchers caddesi üzerinde karşınıza çıkar. (Karışık gibi görünse de bulması kolay. Google maps ta aratınca çıkıyor.) Brükselin en meşhur midye mekanı.
Her yerde 15-19 euro arası değişen midye, patates kızartması,bira Chez Leon’da 30 euro. Kapıda kuyruk. Denedim. Öbürleri nasıl bilmem ama yediğim midye gerçekten nefisti.
Birtakım otlarla, soslarla pişirmişler.

,Chez Leon’a arkanı dönünce sağdaki ilk sokağın içinde bira çeşitliliği ile Guinness Rekorlar Kitabına girmiş “Delirium” adlı birahane var. 3 Katlı binada hangi çeşit bira isterseniz var. Tıklım tıklım dolu. Gençler sokağa taşmış. Neşeli, eğlenceli bir yer. Ancak bana göre çok kalabalık ve gürültülüydü. Ben geriye Little Delirium’a döndüm. Fransız hakemin yönettiği İspanya- Almanya takımları arasındaki futbol maçını Japon turistlerle birlikte seyrettik.
Grand Place’ in solundan Rue Charles Buls sokağından etrafa bakına bakına yürürseniz doğrudan Manneken Pis (İşeyen Çocuk) heykeline çıkarsınız. Kendi küçük ünü büyük bu heykelle ilgili geniş bilgi internette var.

Yol boyunca waffle satıcılarını, çikolatacıları, tatlıcıları göreceksiniz. Ağzınızı tatlandırmadan geçmeyin.
Brükselde çilek, midye, patates kızartması, waffle yenilmeli, bira içilmeli. Çok çeşitli bira var. Bira severler Brüksel’da Delirium’u görün. Hatta bir iki bira için. Ancak sakin sakin bira içmek istiyorsanız Little Delirium’u da ziyaret edin.

Grand Place’in gece halini görmeden Brüksel’den ayrılmayın.
Brüksel Gare de Nord’un arkasındaki sokakta Amsterdam’daki Red Light benzeri bir yer var. İstasyonun arka kapısından çıkıp sola doğru yürürseniz görürsünüz. Beklentinizi yüksek tutmayın 8-10 camekanlık bir yer.( Rue d’Aerschot ve civarı)

Brüksel’in şirin kasabası Brugge’e gidiş dönüş tren bileti 28,20 euro. İstasyondaki gişelerde satılıyor. Gecikmeler olsa da yarım saatte bir tren var. Ben trene Brüksel Nord istasyonundan bindim. (4 nolu peron) Temiz, lüks trenler. Bana çift katlısı denk geldi, Etrafı seyrede seyrede gittim.
9,30’ da kalkan tren 1 saat 10 dakika sonra Brugge’e ulaştı.
Bu trenlere binmeden önce bilet onaylatılmıyor. Trende kondüktör dolaşıp bilet kontrolü yapıyor.
Tren Brüksel’deki Gare de Bruxelles- Midi istasyonundan da yolcu alıyor.
Brugge’e girerken eğer trenin sağ tarafında oturuyorsan üç kule göreceksin. Kulelerin tarihi ayrıntıları internette var.
İstasyondan şehir merkezine gitmek için araç arama. Garın içinden “Central” yazan tabelaları izleyerek çık. Tam karşıda ağaçlıklı bir alan göreceksin. Hafif sola doğru ana caddeyi geç, önündeki yola gir. Köprüyü geçer geçmez sağa dön. Solunda kırmızı tuğlalı bir duvar, sağında nehir yürü. Yanında bir kule olan köprüye gelince köprüyü geçmeden sola dön. Göreceğin ilk kapıdan içeri gir. Orası Begijhof.
Kadınlar için dini bir manastır olarak hizmet veriyor. Beyaz binalardan oluşan yapı UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. Bahçeleri gez. Girenin çıkanın en çok olduğu kapıdan çık bakına bakına yürü ana meydana (Grote Markt) gelirsin.

Brugge sanki bir oyuncak kent. Küçük şirin mi şirin evler, dar sokaklar, kanallar…. Elinizdeki haritayı katlayıp, cebinize koyun. Yolun akışına kendinizi bırakın. Binaları, vitrinleri, çevreyi seyrederek gezin. Bu gezinti sırasında görülecek tüm yerleri göreceğinizden de emin olun.
Bira severler için Brugge’ de kaçırılmaması gereken bir nokta Cafe Garre. Meydanda saat kulesinin yanındaki Breidelstraat’e girin. Sokağın diğer meydana bağlandığı noktaya yakın, sağda dar bir aralık var. Dikkat etmezseniz göremezsiniz. O aralıktan girin, az ileride sağdaki ilk merdivenlerden (üç basamak) Cafe Garre’ ye ulaşın. Kendi üretimleri olan ve sadece bu mekanda satılan, başka yerde bulunmayan “Garre” birası isteyin. Yanında kaşar peynirle birlikte getiriyorlar. 4 euro. Çok yumuşak içimli, 11 derece alkollü, nefis bir bira.

3. bardağı sipariş ettiğimde garson: “For no” dedi. 4. bardağı vermeyecek gibi bir sonuç çıkardım. Zaten üç bardak da yetti.
Brugge ayrıca dantel ve goblen çanta cenneti. Aradığınız her çeşit çanta ve danteli bulmanız mümkün.

Dantel ve çanta alışverişi yapmayı da unutmayın…


Saat 10.30’da geldiğim Brugge’den 15.30’da ayrıldım. 5 saat gezmek için yetti. Bu 5 saat içinde inanın tam 12 kez yağmur yağdı, 13 kez güneş açtı. Yağmur birden bire bastırıyor. Saçak altında 8-10 dakika bekleşiyoruz, duruyor. Ardından montu çıkarttıracak derecede güneş açıyor.
Daha güzel bir hava olsaydı tekne ve fayton turları da yapacaktım. Kısmet bir başka sefere.
Brugge mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri. Bir şekilde buraya yolunuzu düşürüp, gezin.

AMSTERDAM
Brüksel Gar du Nord’taki Eurolines durağından 9.15’ te Amsterdam’a hareket ettik. Yolda 15 dakikalık kısa bir molanın ardından 11.50’ de Amsterdam Zuiderzeeweg’e vardık. Burası Amsterdam’a gelen otobüslerin son durağı. Hemen karşısında metro, tramvay durağı var. Biletçi yok. Bilet makineden alınıyor. Fazla zorlanmadan bileti aldım. Metro ile Centraal Station’a geldim. Bileti atmayın çıkışta bileti okutup turnikeyi açıyorsunuz.

Centraal Station’dan yürüyerek ilk gece kalacağım St. Christophers Inn at The Winston Hostel’e geldim. Amsterdam’ın merkezinde. Girişinde bir bar var. Bardan içeri girip resepsiyona ulaşıyorsunuz. Bar otel müşterilerine % 20 indirim yapıyor.

Valizinizi bırakabileceğiniz paralı dolaplar var. 8 kişilik karma koğuşta kahvaltı dahil bir gece 36,64 euro. Gayet temiz. Her yatağa havlu, bardak, sabun, şampuan bırakılmış. Yatak altlarında valiz koymak için kilitlenebilir kutular var. Tuvalet, banyo odanın içinde. Yalnız tuvalet çok küçük. Zor sığdım. Kahvaltı iyi. Peynir,salam, jambon, yumurta, reçel, nutella vs. vardı.

Amsterdam gündüz çevreye hayran hayran bakılarak gezilesi, sokaklarında kaybolası bir yer. Gece de seks cenneti. Seks cenneti olunca Türklerin olması da kaçınılmaz. Red Light bölgesinde bol bol Türk görebilirsiniz.
Red Light’ ta neler var: Kanal boyunca ve ara sokaklarda sıralanmış, kırmızı ışıklarla aydınlatılmış küçük vitrinlerde kadınlar vücutlarını sergileyerek müşteri çekmeye çalışıyorlar. Seks 50 Euro’dan başlıyor ve tamamen yasal. Gerçi fuhuş birçok Avrupa ülkesinde yasal ama burada iş artık şova dönüşmüş durumda. Mavi lambalarla aydınlatılan vitrinler de var. Aman karıştırmayın. Mavi ışık transseksüeller için.
Seks tiyatroları: Kızlı erkekli rahatlıkla girebilirsiniz. Hatta benim gittiğim gece içerideki kadın sayısı erkeklerin iki katıydı.
“Genel prensip hepsinde aynı. Hiç durmayan 1 saatlik şov var, 5 kadın ve 1 çift 9’ar dakikadan non-stop şov yapıyor. Amsterdam tiyatroları geleneksel striptizden biraz ileri, vajinadan ip çıkarma, vajinaya konulan kalemle gönüllü seyircilerin vücuduna yazı yazma, vajinada mum yakma, onla dans ve söndürme, en son da bir çiftin oldukça hard görünen vasat birlikteliği.”
Mekanlara bir kere girdikten sonra kapanana kadar içeride kalabiliyorsunuz. Giriş içkisiz 40 euro, tek içki dahil 50 euro.
Canlı seks yapılan show makineleri: “Kadın erkek cinsiyetiniz fark etmez. İster heves, ister merak, ister tecrübe ister cinsel; amaçlarınız olsun ne olursa olsun 2 Euro’luk bu makinelere girin. 8’gen gibi 12 köşeli bir platformun ortasında dar gösteri alanı, etrafında da kapalı kabinler var. Özel kabininize girip 2 Euro atıyorsunuz 2 dakikalığına pencereniz açılıyor ve canlı striptriz ya da çiftleşme izliyorsunuz. Genelde 6 gösteri olur, ilk 5’i striptiz, 6’ıncısı çiftleşme(!). Kapıda numaratör aracılığıyla hangi programın devam ettiğini görebilirsiniz.”
Ayrıca aynı mekanda özel video-mastürbasyon kabinleri de yer alır. Bu kabinlerde de 1 Euro’ya 2 dakika olmak üzere seçtiğiniz video filmleri özel kabinde izleyebilir, istiyorsanız ‘takılabilirsiniz’. Kabinler size özel (En fazla 2 kişi) ve peçeteli.
Amsterdam’da bol miktarda bulunan seks shopları da gayet rahat gezebilirsiniz.

Amsterdam’da dikkat etmeniz gereken bir nokta da bisikletliler. Kendi yollarında oldukça süratli gidiyorlar. Eğer bisiklet yolunda yürüyorsanız, sertçe uyarılıyorsunuz.



Amsterdam’da gezmeniz gereken Rijks Müzesi ve Van Gogh Müzesi şehrin en güzel meydanı olan ve ünlü “I Amsterdam” yazısına da ev sahipliği yapan Museumplein'de.
Hollanda’nın en büyük sanat ve tarih müzesi Rijksmuseum’da ışığın ressamı Rembrandt’ın sayısız orijinal eseri sergilenmektedir. Hollanda’nın her sene 1 milyondan fazla ziyaretçi kapasiteli en büyük müzesi unvanına sahiptir. Bu müze için en az yarım gününüzü ayırmanızı öneririm.
Rijks müzesinin hemen arkasında Van Gogh Müzesi’ni bulacaksınız. Müze Van Gogh’un resimlerinin birçoğuna ev sahipliği yapmaktadır.

“Vondelparka gitmeden bir saat önce space cake yiyin. Sonra o yeşillikler içinde kekin de etkisiyle hayatınızın en huzurlu, en mutlu anlarınızı yaşayacaksınız.”

İnternette okuduğum bu satırların gereğini yapmak için bir coffee shopa girdim.

“Space Cake yani otlu kek. Brownie gibi düşünün. Tatlı ama ağzınıza ot tadı da geliyor. Aç karnına yerseniz etkisini daha çabuk gösteriyor. Ben en son gün kahvaltıdan sonra yemeyi tercih ettim ve etkisini 3-4 saat sonra gösterdi. Bunun da etkisi bir hayli ağırdı.”

Tek başımayım. Amsterdam’ın ortasında yamulup kalmayayım diye bir kek yedim. Bir saat kadar dolaştım. Tık yok. Girdim bir tane daha yedim. Bekliyorum kafayı bulmak için. Hiçbir şey olmadı.
Ya bende ya otta bir gariplik vardı herhalde. Cin toniğe devam ettim.


Amsterdam’da ikinci gece Leidseplein’e yakın Hans Brinker Budget Hostel’de kaldım. 1 gece kahvaltı hariç 25 euro. Büyük bir hostel . Merkezden 1-2-5 nolu tramvaylarla ulaşılıyor. Saat 13.00’ten önce kayıt yapmıyor. Her odada yatak sayısı kadar dolap var. Oda ve dolap anahtarını veriyorlar. (Ancak dolaba benim kabin boy valizim sığmadı.) Battaniye yastık ve çarşaf dolapta. Güzel ve geniş bir sosyal alanı var. Ne içersen (bira,cin, ..) hepsi 5 euro.
Amsterdam’daki 2. günümde Volendam’ a gittim. Volendam için Central station'ın içinden arka tarafa geçip üst kata çıkınca otobüsler var. Şoförden 5 euroya bilet alınıyor. 30 dakika kadar sürüyor. Amsterdam’a gelmişken mutlaka gezilip görülmesi gereken bir yer. Volendam’ dan Marken’e motorlar var. 8 euro karşılığında Marken’e de gidip gelinebilir.
İkinci günün gecesi de yine Red Light bölgesinde geçti. Sabah erken Prag’a uçacağım için gece yarısına doğru yattım.

Sabah erken kalkıp hostelle ilişiğimi kestikten sonra ( Her hostel anahtar depozitosu olarak ilk girişte 5 euro alıyor. Ayrılırken anahtarı verip 5 euronuzu geri alıyorsunuz.)
Havaalanına gitmek için kısa bir yürüyüş sonrası Leidsplain’e geldim. Buradan geçen 197 nolu otobüs 30-35 dakikada direk havaalanına gidiyor. Sık aralıklarla otobüs var. Ücret 5 euro. Bilet şoförden alınıyor.
Havaalanı epey büyük. Ancak yönlendirme işaretleri iyi. Aradığınızı kolayca buluyorsunuz.
Amsterdam’dan saat tam 10,50’de Prag’a hareket ettik.

NOT: Amsterdam Schiphol Havaalanından merkeze gelmek için birkaç yol var. En kestirmesi havaalanının altından kalkan metro ile Cantraal Stationa gitmek. Ayrıca başka yerlere gitmek için otobüsler de var. Havaalanından çıkınca tam karşıda B1, B2 …diye otobüs durakları var. Duraklardaki ekranda kaç nolu otobüsün o duraktan kalkacağı ve nereye gideceği yazıyor. B 8 nolu duraktan Leidsplain’e giden 197 nolu otobüs kalkıyor. Bileti şoförden alıyorsun.(5 euro) Leidsplain’de otobüsten inip biraz yürüyünce tramvay durakları var. Hepsi Centraal Station’a gidiyor. Bilet vatmandan alınabilir.

PRAG

Amsterdam Prag arası Easy jet ile bir buçuk saat sürdü. Easy Jet ucuz havayollarından biri. Bileti 6 Şubat 2015’ te 76 euroya almıştım. Aynı tarihte otobüs bileti de 76 euro idi. Easy Jet sadece el bagajı kabul ediyor. Daha büyük valizinin varsa ayrı ücret talep ediyor. Check in yapılırken valiz boyutlarını kontrol ediyorlar. Uçakta ikram yok. Bir şey istersen parayla satın alıyorsun.
Prag havaalanında, en azından bizim uçağın indiği terminalde kalabalık yoktu.

Schengen bölgesi olduğundan pasaport kontrolü yok.
Döviz büroları var. İnternette döviz bozdurma sırasında atılan kazıklarla ilgili epey yazı okuduğumdan direk bankamatikten para çekmeyi tercih ettim. Kullanımı kolay olan makineye 500 koruna (Çek para birimi) yazdım. Ancak 1000 korunadan az para vermiyormuş. 1000 koruna (CZK) çektim. 1 TL= 9,2 1 Euro = 27,4 CZK
Havaalanından çıkınca karşıda otobüs durakları var. Duraktan 119 nolu otobüse biniyorsun. Bilet 140 koruna (5 euro) ya şoförden alınıyor. Otobüsten son durakta inip metroya biniliyor. Otobüsten inenleri izleyerek metro durağını rahatlıkla buluyorsun. Otobüste aldığın bilet metroda da geçiyor.
Metro şehir merkezine kadar geliyor.


Prag’da Old Prague House adlı hotelde kaldım. Tek kişilik oda da 1 gece kahvaltı dahil 35 euro. Banyo tuvalet ortak. Bu gezide kaldığım en güzel yerdi. Kahvaltı da gayet iyiydi. Şehir merkezinde, eski şehre, Charles köprüsüne yürüme mesafesinde. Gece hayatına da yakın. Odada tuvalet,banyo olmaması sizin için sorun değilse, öneririm.
Odaya yerleşmem, biraz dinlenip dışarı çıkmam saat 15.00’i buldu. Şehri baştan aşağı yayan gezdim. Zaten Prag yürüyerek gezilebilecek bir şehir. Turun başından beri peşimi bırakmayan yağmurun izin verdiği ölçüde ara sokaklara kendimi bıraktım. Kayboldum. Yağmurun geçmesini beklerken Çek biralarının tadına baktım.
Kaleye çıkmaya zamanım olmadı. Daha doğrusu Charles Köprüsünün ötesine geçip kale tarafını gezemedim. Zamanım kalmadı. O tarafı da bir dahaki gelişime bıraktım.

Gerçi ben hiç kullanmadım ama Prag’ta toplu taşıma için bir günlük bilet 110 CZK. 75 dakika geçerli bilet ise 32 CZK. Bileti araca binince veya metroya binmeden önce sarı makinelere okutmak gerekiyor.
Ulusal müzeyi gezmek, nehir turu yapmak, Yahudi Mahallesinde turlamak, geceleri şehrin öbür yüzünün ortaya çıktığı Perlova sokağından geçmek ve Avrupanın en iyi striptiz kulüplerinde vakit geçirmek bir dahaki sefere diyerek, tarçın aromalı, % 38 alkollü çek içkisi Becherovka ile geceyi noktaladım.
Sabah hotelde yaptığım mükemmel bir kahvaltıdan sonra metroya biletsiz binerek 2 durak ötedeki Hlavni Nadrazi (tren,metro, otobüs) istasyonuna geldim.
Prag’dan Münih’e Czech-Transport’tan internet üzeri 28,80 euroya bilet almıştım. Alman DB şirketinin Setra marka iki katlı otobüsüne bindim. Eurolines’ in aksine bu şirkette yer numaraları biletin üzerinde yazıyor. Check in de otobüse binerken yapılıyor. Diğerlerinde olduğu gibi bu otobüste de wi-fi var. Koltuk araları geniş. (Hele Easy Jet’in koltuklarından sonra, epey geniş.)Koltuk yanlarında şarj için prizler var.Otobüs 11,15’te tam zamanında hareket etti.

MÜNİH

Ve nihayet güneşli günler….Sapsarı çiçeklerle dolu tarlalar, ormanlar, çayırlar arasından geçen otobüsümüz saat 16.00’da Münih’e vardı.
Otobüsten Hauptbahnhof’un hemen arka tarafında ZOB Münih denilen yerde indim. Otobüs durakları burada. Kısa bir yürüyüşten sonra Münih’te 2 gece konaklayacağım Euro Youth Hotel’e vardım. Hotel Hauptbahnhof’un yanında Senefelderstrasse’de. Bu sokak içinde birkaç hotel daha var. Burası Türk mahallesinin hemen yanında. Yan sokak ve cadde otel dolu. Hemen ilerideki Goethestrasse ve çevresi Türk mahallesi. Kebapçıdan süpermarkete ne ararsanız var.
Hotelde tek kişilik odada kahvaltı dahil 2 gece 91,50 euroya kaldım. Odada sadece lavabo var. Banyo tuvalet ortak. Geniş oda. Kasa ve televizyon da var. Temiz, düzenli. Kahvaltı zengin ve doyurucu. Önemli turistik yerlere yürüme mesafesinde. Fiyat olarak kaldığım en pahalı hotel. Daha uygunu bulunabilir.
Pazar günü 16.00 da Münihe geldim. Otele yerleş, sağı solu tanı derken akşam oldu.
Ertesi gün pazartesi. Kapalı olduğu için çok istememe rağmen Deutsches Museum’u gezemedim. Onu da bir dahaki gelişe bıraktım. Not: Hauptbahnhof’dan geçen 16 nolu St.Emeram yönü tramvay müzenin önünde duruyor.
Münih toplu taşımasında geçerli günlük kart 6,20 euro. Kartı ilk bindiğin araçta okutuyorsun, ertesi gün saat 06.00’a kadar geçerli.
Bilet makinelerinde Türkçe menü var. Kullanımı kolay. Bozuk para, banknot ve kredi kartı geçiyor.
Günlük kart alarak istediğim yerlere gittim. Hatta yorulunca bir tramvaya binip istemediğim yerlere bile gittim. İki sefer kontrole denk geldim. Biletsiz binmemekte yarar var.
19 nolu tramvay şehrin turistik yerlerinin bazılarından geçiyor. Yorulunca denenmeli.

Adamlar şehrin ortasına bir park yapmışlar gez gez bitmiyor. Englischen Garten denilen bu parkta birkaç bira içip güneşin batışı izlenmeli.

Marienplatz’dan Isator’a doğru inerken Marienplatz’ın sonuna doğru soldaki Sparkassenstrasse’ ye dönüp ilerlerseniz sağdaki ikinci sokak Münzstrasse’dir. Sokağa girip 50 m. ilerleyince Dünyadaki biracıların cenneti Hofbrauhaus karşınıza çıkar. Münih’e gelip de buraya uğramamak olmaz. Alt katı yerel kıyafetler içinde canlı müzik yapan bir orkestranın da olduğu büyük bir bira bahçesi. Uzun masaların etrafına oturmuş insanlar kocaman bardaklarla bira içip eğleniyorlar. Siz de hemen masanın birine oturup eğlenceye katılabilirsiniz. Ben de öyle yaptım. İki akşam üst üste gittiğim Hofbrauhaus’ un üst katlarına çıkıp da neler olduğuna bakamadım. Buranın beyaz birasını da (weissbier) tatmak gerekir. Ama dunkles adı verilen siyah biranın da nefis olduğunu söylemeliyim.

Marienplatz’dan Moosach yönüne U 3 metroya binip Olimpiazentrum duragında inerseniz tam karşınızda BMW müzesini görürsünüz. Müzenin yanında ayrıca BMW otomobil ve motosiklet satış yeri de var. Otomobile meraklı olanların mutlaka görmeleri gereken bir yer.

Münih bence bir günde gezilebilecek bir şehir. Ancak ben alışveriş yaparım, müzelere giderim derseniz bu süre uzar.

Münih’in gece hayatıyla ilgili herhangi bir bilgi veremiyorum. Bira tadımı yapmaktan gece hayatını gözleyemedim. O tarafı da bir dahaki sefere inceler, anlatırım.

Münih havaalanına en kolay ulaşım S 1 ve S 8 hatları ile sağlanıyor. Her ikisi de 40 dakikada havaalanına ulaşıyor. S 1’in havaalanına gelmeden başka yöne giden bir hattı daha var. “Airport” yazan S1’e binilmeli. Bilet makinelerden alınıyor. (Türkçe menüde havaalanı seçeneği var.) 10,80 euro. En son durakta inince uçağınıza göre terminal 1 veya 2 tabelalarını izleyerek istediğiniz terminale ulaşıyorsunuz.
Münih Havaalanı epey büyük. Uçağınızın hangi terminalden kalktığını bilmenizde yarar var.
Benim uçağım terminal 1 C’ den kalkacakmış. Ben terminal 2’ ye gittim. Epey bir bekledim. Etrafta hiç Türk göremeyince 1. terminale geçtim ve check in bankosunu buldum. Pegasus terminal 1C’ den kalkıyor. 2 saat 20 dakika sonra Sabiha Gökçen Havaalanı’na indik.


Türkçe dışında hiçbir dil bilmeden yaptığım 13 günlük Londra, Paris, Brüksel, Amsterdam, Prag, Münih gezisinde dilden kaynaklanan hiçbir sorunla karşılaşmadım. (Bir kere bira çeşitleri arasında seçim yaparken zorlandım.) Karşılaştığım herkes gayet kibar ve medeni davrandı. Gece yarılarına dek hiç bilmediğim şehirlerin hiç bilmediğim sokaklarında dolaştım. 6-8 kişilik hostel odalarında konakladım. Herhangi bir şeyden korkmadım, korkulacak hiçbir durumla da karşılaşmadım.

Gezi boyunca yaptığım masraflara gelince:
İstanbul- Londra, Münih -İstanbul uçak biletlerini kartımda biriken millerle aldım.
Londra’da 2 gece konaklamaya ve yeme içmeye para vermedim. (Oğlum sağ olsun.)
10 gece konaklama gideri; 350 euro
Ulaşım harcamaları toplamı; 210 euro (Dört otobüs bir uçak yolculuğu)
Diğer masrafların tümü 600 euro Toplamda tüm masrafım 1200 euro olmuş.
İstenirse bu masraf biraz daha azaltılabilinir. Ama fazla da kasmanın bir anlamı yok.

Eğer fırsatınız varsa gezin. Yurt dışına çıkın. Dil bilmiyorum diye çekinmeyin. Gideceğiniz yerler ile ilgili tüm bilgileri internette bulabilirsiniz. Biraz araştırmayla istediğiniz her yere gidip gezebilirsiniz. Cesur olun.

Yazımın sonunda, beni bu gezi için beni cesaretlendiren sevgili eşime çok teşekkür ediyorum. Sağ olsun, var olsun…




Bu Sayfayı Paylaş :
Gönderen
k_akkus
Tarihi ve Saati
29.06.2015 15:59
Okunma
696
Değerlendirme
Sen de Oy Ver
2 kişi
Favorilere Ekle Mesaj Gönder Arkadaşıma Gönder Sayfayı Yazdır

İlk Yorumu Sen Yaz

 
 
En Çok Okunanlar
Editörün Seçtikleri