,
Buradasınız  :  Anasayfa > Kategoriler > Gezelim Görelim > Gezilecek Yerler > Türkiye > MUĞLA > Bodrum > 
Gezelim Görelim
DAĞBELEN'DEN FARİLYA'YA
Bu rüzgâr bir şeyler fısıldıyor. Kulak kesiliyorum. Yahşi Yalısı’ndan toplayıp zeytin çiçeklerine, çam pürçüklerine, kekiklere, yaban mersinlerine suna suna Farilya’ya götürdüğü ne ola ki?

Baharla hazân birleşemez ortada yaz var
Sen baharında çiçeklen, ben hazânımda solayım sevgili yâr

Şu harnup ağacının altında oturan kalın gözlüklü sakallı adam Avni Anıl’a ne kadar da benziyor. Avni Anıl, artık yalnız şarkılarda yaşıyor, biliyorum. O adam mı dilime bu şarkıyı doladı şimdi, şarkı mı Avni Anıl’ı anımsattı bana.

Bu yıl, güz başında kış ortasında ve yaz ucunda üç kez yürüdüm bu yollardan. Üçünde de iyi ki bu topraklarda yaşıyorum, dedim.

Sende râyihâ, sende renk, bende hâtıralar var
Sen baharında çiçeklen, ben hazânımda solayım sevgili yâr.

Ben, tüm aşklarımı nasıl tutkuyla sevdiysem, bu toprakları da öyle sevdim. Ne mevsimlerini birbirinden üstün tuttum, ne tarihini ötekileştirdim. Yaşanılan her anın eşsiz olduğunu bildim ve şarkılarımı ona göre söyledim.

Göz ucumda bir atmaca. Nasıl da dönüyor boğazın üstünde. Birden yitiriyorum onu. Dağbelen’den aşağıya, yeşille grinin amansız kavgasını, arenada kaplanlarla gladyatörlerin kavgasına benzetiyorum. Yok yok, bu kavgada yüreğim kaplanlardan yana, bundan eminim.

Bu rengini dağlara soluğunu denizlere dokuyan
Sesi tanyellerine ayarlı bahar
Bu Asurlu saçların.
Bu gülüşü eşkiyalar artığı,
Billurlarda durultulmuş yüzün.
Ve bu benim,
Dudağı çol yangını ceylanların geçmediği,
Çığlar, çığlıklar kayranı yüreğim.

Adalar Denizi, baylan, kostak. Adaları saran pus, daha da kışkırtıyor insanı. Takılmalı bir yelkenlinin peşine. Martı olmalı, balık olmalı, ak köpüklü dalga olmalı. Ama neredeyim ben şimdi? Hangi yüreğim Kıranlar’ın gölgesinde sürgün aşkların şairi? Hangi serseriliğim Bodrum gecelerinde Pan hikâyecisi benim.

Bu deniz, ezelden mavinin harmanıymış; ama bu yalı, incir balıymış yarım asır önce. Müsgebililer yaz boyu bu rüzgârın dölleyip yumruk yumruk bal torbacığına döndürdüğü incirleri önce sergenlerde kurutur, sonra her birinin içine bir diş badem yerleştirip küplere basarlarmış. O zamanlar, kış ortasında rüzgâr, mandalina kokuları aşırmazmış bu boğazdan Farilya’ya. Ama zeytin ta Leleglerin sofrasında da taammış.

Tiz mi tiz bir ses karışıyor hayratın su sesine. Bir kadın, bir yandan yüzünü yıkıyor, bir yandan da yüreğinin yakıp yakıştırdığı bir türküyü söylüyor. Yaklaşıyoruz. Ne yabancıya eyvallahı var, ne de erkek korkusu. Umurunda bile değiliz.

- Bu su içilir mi?

- İçilme miii! Baksene ben naapdurun?

Bize, amma da aptalca soru, demediği için şükrediyorum.

Yalak, vızır vızır arı kaynıyor. Bu yakınlarda arı kovanları olmalı. Oysa, güz sonu bayır başında, gördüğümüz binlerce kovanın yerinde yalnızca üç beş kör arı vardı.

Sanırım, bal arılarının artıklarıyla yetiniyorlar; yetinmemeliler.
Hay Allah, nasıl da unuttum! Bu hafta engelliler haftasıydı değil miydi? Bir engelliye, engelliler haftanız kutlu olsun desem, “Kör olduğun halde iş vermişiz sana.” diyen birinden farkım kalmayacakmış gibi geliyor bana.

- Arılardan korkmuyor musunuz, diye soruyor bir başkamız.

Omzunu bir umursamaz çocuk gibi kaldırıyor.

- Balını yerken korkuyomuuun, diye sorarak yanıtlıyor soruyu.

- Bal canımı yakmıyor, ama iğnesi yakıyor.

Birden dikleniyor.

- Öyleyse, su içerken onun da canını yakmeceeen!

Plastik şişeye su doldurup paylaşıyoruz.

- Şişenizi de alıp götürün. Buralara geliyolaa; her tarafı batırıp gidiyolaa. Siz onlardan olmeen.

Yalağın başından ayrılıyor. Nereden aldığını fark etmediğim iki gülü çemberisine sokuyor. Ötelere doğru bakıyor: Dağlar, aynası olmalı. Gün kesiği yüzünde oğul, kız; torun, torba…. Karyalı kadınların binlerce yıldır sürüp gelen şiir, türkü ya da romanlarından biri de o olmalı, diye düşünüyorum.

Kekik toplayan bir arkadaşa sesleniyor bu kez.

- İhtiyacın gadaa al!

- Endee duyuyamaz. Dal uçlandan kopar. Kökleme gııı! Hindi daşlecen emme!

Sesi dikleşiyor. İçimizden biri, arkadaşı geri çağırıyor.

Kış başı buralardan geçerken, keçilere özenmiştim. Çünkü yamaçlarda, güz yağmurlarında yıkanmış, rengi ressamları, tadı gurmeleri meşke çağıran dağ çilekleri vardı. Bir süre yemekle seyretmek arasında gidip gelmiş, sonra sözcüklere dökmüştüm ahvalimi:

Güze düştüğünde ilk yağmur damlası,
Tutunup ışığına göçmen kuşlar,
Öte dağlara geçerler.
Bir akça bulut,
Billur sabahlara yazar adımı.

Sen günbalısın sarının,
Nice tavaf etse
Kadim aşklara dolunay,
Sırlar düşlerimi utangaçlığın alı.

Dağbelen- Farilya arası bir denizden uzaklaştıkça, bir başka denize yaklaşıyoruz. Hangi zirveden baksak, bize çam dalları arasından gülümseyen adalar, koylar var. İçimde uçma duygusu filizleniyor birden. Keşke, diyorum, şu kuşların kanadı bende olsa, konuversem denizin dudağına. Aşağılarda, solumda kibrit kutusu evlere yenik düşmüş Türkbükü, sağımda inatla yeşilini korumaya çalışan Gölköy var. Sonra başımı kaldırıyorum. Gözlerim, Güvercinlik’ten Didim’e bir yay çiziyor. Bargilya’da Pegasos’u, Güllük’te Yunus balığının sırtındaki Hermiyas’ı görür gibi oluyorum.

Gün yarılanıyor yine. Her zamanki gibi bugün de dostlarla aşağıda Farilya At Çiftliğinde buluşacağız. Orası, yorgun ruhların sağaltım evidir. Önce bir yudum ada çayı ya da bir soğuk bira içmeli. Sonra da doru, al, kır, yağız donlu; alnı akıtmalı, bilekleri sekili Farilya Güzeli, Kasırga, Nazlı, Kara Menekşe’yle hasbıhal eylemeli.

Dağbelen’den Farilya’ya inerken belki o yaşlı kadını göremeyebilir, belki arılardan korkup su içmeyebilir, hatta atlarla da hasbıhal edemeyebilirsiniz. Yine de gönül gözünüzü ardına kadar açın ve türkünüzü söyleyin, derim. Bu yolda türkünüze eşlik edecek ya bir renk ya bir ses ya da bir koku bulacağınızdan emin olabilirsiniz.

Hamdi Topçuoğlu
egerem@yahoo.com

Bu Sayfayı Paylaş :
Gönderen
Hamdi
Tarihi ve Saati
18.05.2011 00:14
Okunma
3809
Değerlendirme
Sen de Oy Ver
3 kişi
Favorilere Ekle Mesaj Gönder Arkadaşıma Gönder Sayfayı Yazdır

İlk Yorumu Sen Yaz

 
 
En Çok Okunanlar
Editörün Seçtikleri