,
Buradasınız  :  Anasayfa > Kategoriler > Gezelim Görelim > Genel Bilgiler > Türkiye > 
Gezelim Görelim
Tiflis

Tiflis’teki ilk günüm, o güne kadar birikmişleri yazıya dökmekle geçti. İnsanların ilgisinin azalmaması için sayfayı sürekli beslemek lâzım, değil mi? Eh, biz de öyle yapıyoruz. Bahçedeki plastik masanın başına kurulup ha bire yazıyorum. Dodo, elinde ya süpürge, ya bez, terliklerini sürüyerek yanımdan geçerken “İş, iş, iş! biraz da gez” deyip duruyor. Öyle demekle olmuyor Dodo Hanım! Kolaysa gel sen yap.


Türkiye’nin son yazısını bitirdikten sonra, bilgisayarımı alıp, internet café avına çıktım. Marjanishvili Meydanı’ndaki metro istasyonunun önü tam bir ana-baba günü. İstasyonun önüne işporta açan -çoğu- kadın satıcılar işportacılardan alış-veriş edenler ya da ediyor gibi yapanlar, metrodan çıkan insanlar, metrodan gelecekleri bekleyenler, sadece orada duranlar… Kendime yol bulmak için epey zorlandıktan sonra, caddenin karşısına kapağı atıyorum. Bayağı yürüdükten sonra bir internet café tabelası gözüme çarptı. Avluya bakan evlerin çevrelediği iç-bahçeye girdiğimde, köhne bir merdivenle üst kata çıkmam gerektiğini söyleyen bilgisayar resmi şeklindeki tabelayı takip edip, üstteki izbe, küçük, bir o kadar da kalabalık odaya girdim. Oranın patronu olduğu, oturduğu masanın diğer üç masadan farklı olmasından anlaşılan genç bayan, büyük olasılıkla arkadaşlarıyla MSN’de yapmakta olduğu “chat”ten gözünü ayırmadan, kendi bilgisayarımla bağlanıp bağlanamayacağım yönündeki soruma kısaca ve kesin bir üslupla ”Ara!” (Gürcüce “Hayır!” demektir) diye cevap verdi. Bir de yüzüme baksaydı…


Kös kös geri döndüm; caddenin öbür ucunda başka ve beni olduğum gibi kabul edecek bir internetçi bulmak umuduyla. Meydandan tam karşıya geçerken, köşedeki McDonald’sın kapısında “WiFi” (kablosuz internet erişimi olduğunu belirtir kısaltma) etiketini gördüm. Sevinçle ve “medeniyetin işareti” sarı M harfinin yaratıcısı McDonaldın ruhuna Fâtiha okuyarak kapıdan içeri daldım. İşte kardeşim, medeniyet budur! Hamburger, bedava internet erişimi… Ne o öyle internet cafélerde, sıkış-tepiş, ilkel şartlarda… Uzun ve zorlu uğraşlar sonucu son Türkiye yazımı ve fotoğraflarımı sayfaya yükledikten sonra, mesajlarımı okuyup, cevap verebildiklerimi cevaplandırıp, oradan ayrıldım. Koşa koşa gidip Gürcistan’ın ilk yazısını da bitirmeliyim. Tüm öğleden sonramı da ona yırdım. Yine aynı masada, yine Dodo’nun sataşmaları… Akşama bir McDonald’s seferim daha var. Ama, bu sefer ayıp olmasın, bir şeyler atıştırmalıyım. On dört Lari’lik (yaklaşık US$8.50, buradaki insanlar bunu nasıl ödüyor yahu?) McChicken menüyle birlikte Gürcistan’ın ilk yazısı ve fotoğraflarını göndermeye çalışıyorum. İlk hamle başarısız. Üstelik yaptığım tüm işlemler uçup gitti; yaklaşık bir saatlik çalışma. Bir daha, bir daha… Yok, olmuyor. Yapabildiğim tek şey fotoğrafları yükleyebilmek. Bir problem var ama, beni aşıyor.


O akşam eski dost Nick (Nickoloz aslında, kendisi bir Gürcü’dür yani) beni Dodo’nun yerinden alıp yemeğe götürüyor. Nick’le 13 yıllık bir tanışıklığımız var. Son olarak, kendimi iş dünyasından, gerçek dünyaya taşımaya karar verdiğim 2004 yılında görüşmüştük; yine Tiflis’te. Yemekte uzun uzun sohbet edip, eski günleri yâd etmenin dışında, önemli konular üzerinde de konuşuyoruz: “Ne olacak bu Gürcistan’ın hali?” ve “Bu ülke nasıl kurtulur?”. Dodo’ya döndükten sonra, kitabımın en ilginç yerlerinden birinde kaldığımı hatırlıyor ve bahçenin loş ışığında sayfaların arasına gömülüyorum. Okuduğum, Nedim’in (hani, bana haritalar gönderen Avustralya’daki arkadaşım) tavsiyesi olan, Jeffrey Tayler’ın “Siberian Dawn” (Sibirya Şafağı) kitabı. Moskova’da yaşayan Amerikalı bir yazarın Magadan-Moskova arasındaki yolculuğunu anlatıyor. Sürükleyici ve detaylı bir gezi kitabı olmasının dışında, bir Amerikalı’nın, kapitalizmin sancak gemisi ülkenin bir vatandaşının olabileceği kadar objektif bir eski Sovyetler Birliği-yeni Rusya incelemesi. Tavsiyen için teşekkürler Nedim! Göz kapaklarım, kitabın ilginçliğine direnemediği dakikalarda yatağıma çekiliyorum.


Ertesi gün, ofisimdeki (McDonald’s, yani) ikinci güncelleme denemem de başarısız. Defalarca geldiğim Tiflis’in son halini görmek için şehirde gezintiye çıkmaya karar verdim. Yine şaşırtıcı değişiklikler beni etkiliyor. Yıllarca, Abhaz sığınmacıların yüzlercesine mekân olan Adjara Oteli yenilenmekte. İnşaat çalışmaları son aşamaya gelmiş. Binanın tepesine Radisson yazısı yerleştirilmekte. Meydandaki postane binasına, Vardzia’daki keşişin fotoğrafını postalamak için girdim. İçerisi bir çok bölüme ayrılmış. Bankalar, mağazalar, dükkânlar… Postane ortada yok. Dükkânlardan birisine soruyorum; sesi kısık yaşlı tezgâhtar kadın bir şeyler söylüyor. Anlamadığımı görünce (Gürcü’ce bilsem de anlayamazdım, o kadar kısık sesle konuşuyor ki), kâğıda, postanenin Rustaveli Caddesi 14 numaraya taşındığını yazıyor. Rustaveli 14, dün gittiğim internet café gibi bir yer. Önceki adresinin olduğu yeri, o Rustaveli Caddesi’nin yüzük taşı gibi yerini postaneye kim yedirir ki? Hele iletişimin çağ atladığı bu devirde, mektup gönderen kim kaldı? Vardzia’ya bir mektup göndermek 1 Lari. Bu paraya da burada kimse mektup göndermez zaten, göndereceği varsa da… Sonunda, postaneyi de Rustaveli 14’teki bu izbe yere “postalamışlar” işte. Eski postanenin yanındaki görkemli bina da (eskiden neydi, şimdi hatırlamıyorum) renovasyonda. Onun da önündeki paravanda “Kempinski” yazısını fark ediyorum. Ee! Liberal ekonominin nimetlerinden yararlanıyorlar.


Rustaveli Caddesi, Tiflis’in en prestijli piyasa yeridir. Tüm lüks mağazalar, restoranlar, caféler, barlar bu cadde üzerindedir. Ayrıca Parlamento binası da… Ama, şu sıralar, parlamentonun önüne rastlayan sağlı-sollu yaklaşık 500m’lik bir bölümü trafiğe kapatılmış durumda. Sebebi de, Saakashvili (şimdiki Cumhurbaşkanı) karşıtlarının, Saakashvili’yi protesto etmek ve 26 Mayıs tarihine kadar (Gürcistan’ın Bağımsızlık Günü’dür) görevden çekilmeye zorlamak amacıyla başlattığı protesto gösterileri. Yüzlerce kafesi çağrıştıran kulübe yerleştirilmiş. Hepsi, gruplar halinde, Gürcistan’ın belli etnik azınlıklarının (Abhaz, Çeçen v.s.) ve Gürcü muhalefetin temsilcilerine geçici mekân olarak kullanılıyor. Parlamentonun tam girişine de bir sahne ve kürsü yerleştirilmiş. Buradan, zaman zaman yönetim aleyhtarı konuşmalar yapılıyor, bu muhalif guruplarca. Bu durum, şehrin yaşamını belli ölçüde aksatmış durumda tabii. Böyle bir duruma Saakashvili’nin müsaade etmesini; taraftarları muhalefete ne kadar saygılı olduğuna, muhalifleri de dışarıya karşı ne kadar demokrat ve şirin görünmeye çalıştığına bağlıyor. 26 Mayıs’a kadar Saakashvili görevi bırakmazsa (ki, bırakacağını hiç sanmıyorum) ne olur, bilemiyorum. Ama, ülke için kritik bir dönüm noktası olduğu kesin.


Eski Tiflis’i -yeniden- gezmeye gittim. Tiflis’e geldiğimde, ne zaman imkânım olsa giderim. Eski şehri, Tiflis’e ilk geldiğimde tesadüfen görmüştüm, boş bir günümde etrafta gezinirken. Çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Dar ve karışık sokaklarının mistik bir havası, daha çok ruhani bir kimliği vardı. İçinden nehir geçen her şehir gibi Tiflis de, sıcak gelmişti o zaman bana. Ama özellikle Eski Tiflis, farklı bir haz vermişti. Her ne kadar binalar boş, yollar boş olsa da, tek tük var olan şarap evleri (ki, ruhani kimliği esas oralarda gizliydi), keşiş müdavimleriyle bende, alışık olmadığım bir duygu yaratmıştı. Dediğim gibi, Tiflis seferlerimde her fırsatta eski şehri şöyle bir tavaf ederim. Son ziyaretim -yanılmıyorsam- 2001 yılında olmuştu. restore edilen birkaç bina dışında eski gördüğümden çok farklı değildi. Bu sefer ise bambaşka bir “eski şehir” buldum karşımda. Özellikle Shardenis ve Rkinis Sokakları’ndaki neredeyse tüm binalar restore edilmiş. Hepsinin altı ya restoran, ya café, ya da bar olmuş; hepsi birbirinden lüks ve -tabii- pahalı… Abartılı fiyatlardan bir örnek vermek gerekirse -cafélerden birinin girişindeki fiyat tahtasından okuduğum- ev yapımı limonata 16 Lari! Yani, yaklaşık 10 Amerikan Doları. Bırakın orta halli bir Gürcü’yü, benim bile tahayyül gücümü zorlayacak bir rakam bu. Bu kadar çok mekânı açarken, herhalde müşteri olacağını da hesaba katmışlardır. Tabii ki, bunlar yalnızca zengin turistler için yapılmadı. Eminim Cuma-Cumartesi akşamları buraları, lüks arabaları ile gelen zengin Gürcüler’le dolup taşıyordur. Bu paranın bolluğu nerden geliyor, nasıl bir anda bu kadar zengin, bir limonataya 16 Lari ödeyebilecek kadar paranın hesabını bilmeyen insan türedi, anlayamıyorum doğrusu. Meydanda, akşam (ve birkaç akşam daha) açık hava rock konserleri varmış. Yemekten sonra kısa bir ziyaret de bunun için yaptım; sahnedeki İngiliz rock grubu yerine, konseri izlemeye gelen gençleri görmek için.


Ertesi gün, yani 16 Mayıs Cumartesi sabahı erkence bir saatte toparlanıp, Svaneti Bölgesi’ne doğru yola çıktım. Her ne kadar hedefim, Tiflis’e 500km uzaklıktaki Mestia ise de, bu yolu bir günde kat etmek imkânsız. Sebebi, yalnızca yolun son 136km’lik bölümü olan Zugdidi-Mestia arasının yaklaşık 6 saat sürüyor olması. O nedenler, istemeden de olsa Zugdidi’de keyifsiz, renksiz bir gece geçirdim. Akşamüstü mesajlarımı kontrol etmek için girdiğim, ufak bir marketin daracık asma katına sıkıştırılmış internet caféden, market sahibi şişman kadınla bir başka kadının yüksek perdeden, dayanılması güç ve uzun süren ağız dalaşına dayanamayıp, on beş dakikada kaçtım. Hızlı bir akşam yemeğinden sonra ruhsuz otel odamda kitap okudum.


 

Bu Sayfayı Paylaş :
Gönderen
Ali Eriç
Tarihi ve Saati
28.09.2009 15:25
Okunma
7795
Değerlendirme
Sen de Oy Ver
3 kişi
Favorilere Ekle Mesaj Gönder Arkadaşıma Gönder Sayfayı Yazdır

İlk Yorumu Sen Yaz

 
 
En Çok Okunanlar
Editörün Seçtikleri