,
Buradasınız  :  Anasayfa > Kategoriler > Gezelim Görelim > Genel Bilgiler > Türkiye > 
Gezelim Görelim
Ankara'dan Ermenistan'a Uzanan Maceralı Yolculuğum

Yıl 1997… Yine maceraya atılmak için dünyayı dolaşmaya karar verdim ama daha önceden yaptığım yurt dışı seyahatlerimin haricinde kendime başka uzak yollar, farklı rotalar çizmeliydim. Yıllarca yaşamış olduğum deneyimlerime yenisini eklemeliydim üstelik.
Günlerce düşünüp acaba nerelere gitsem; hangi ülkeleri dolaşıp, araştırsam, gezdiğim ülkelerle ilgili bilgileri kiminle paylaşsam diye sürekli düşünür dururdum nedense hep. Gezmek, görmek, dolaşmak benim çocukluktan kalma tutkum olmuştu üstelik. Dünyada yapılacak ilgi duyulacak o kadar meşguliyet-hobi varken neden gezgin olmuştum yollara düşmüştüm acaba? Bu bana yoksa doğuştan Allah’ın bir lütfu mu, sonradan kanıma işleyen bir heves miydi onu hep yaşantım boyunca sürekli anlamaya, idrak etmeye çalıştım ama gezme tutkum daha ağır olduğu için çözemedim bir türlü.

Çocukluğumdan kalma evden kaçmalardan sonra zaten fazlası ile tecrübeler kazanmış farklı maceralar yaşamıştım ama bu bana yetmiyordu, üstelik yine yollara mutlaka düşmeli yola koyulmalıydım.

Yıllardır devlet dairesinde dirsek çürütüyordum ama aklımda hep özgür olmak, dünyayı dolaşmak, farklı medeniyetlerle farklı coğrafyalarda yaşayan insanların yaşantısını, kültürlerini, kısacası ait oldukları mekanları görme hevesim her zaman ön plandaydı. Farklı ülkelere seyahat etmeliydim. Uzun bir düşünme faslından sonra, üstelik de cebimde olan kısıtlı para ile kimseden maddi destek almadan yine yollara düşme kararı almıştım ve bu kararımı uygulamalıydım her zamanki gibi. Üstelik seyahatlerimi tek yapıyordum ama uzun yollara giderken mutlaka gezgin bir kafa dengi arkadaş arıyordum. Nedense bana ayak uyduracak kimseler yoktu çevremde, olanlar da o dönem nereye gideceğimi duyunca şaşırıyorlar, ne işin var oralarda sen delisin diyorlardı. Üstelik bence haksız da değillerdi yani.
Rotamı kimsenin gitmeye cesaret edemediği Ermenistan'a çevirmiştim. Gerçekten de dostlarımın dediği gibi ben deli olmalıydım, yahut aklımdan zorum olmalıydı.

Dediğim gibi macerayı, aksiyonu, heyecanı ve tehlikeyi oldum olası seviyordum. Bu seyahat tam bana göre biçilmez kaftandı. Kafama koymuştum kimselerin gitmeye cesaret edemediği ülke olan Ermenistan topraklarını gezmeli, oraları araştırmalıydım. Uzun araştırmalar yaptım kitaplardan ama kendime göre istediğim bilgileri bulamamıştım, az bir bilgi ile yetinmiştim. Üstelik o dönemler internet de yoktu ülkemizde, bilgi toplamak araştırmalar yapabilmem için.

Aklımda sadece gezmek, bulunduğum şehirden uzaklara gitmek vardı. Nihayet yavaş yavaş hazırlıklara başladım, büyük gün gelip çatmıştı, içimdeki yola çıkma hevesini zapt edemez olmuştum. Ankara’da çalıştığım resmi kamu kurumdan senelik iznimi alarak, 1997 senesinin Temmuz ayında yaz mevsiminin kavurucu sıcağında pasaportum, sırt çantam ve kamping malzemelerimle otobüs terminali AŞTİ’nin yolunu tutmuştum. Hedefim bir an önce bulabileceğim ilk otobüsle Karadeniz Bölgesi üzerinden Artvin ilinin Hopa ilçesine ulaşmaktı. Zaten harita üzerinde rotamı çizmiş karar vermiştim nasılsa, geri dönüşü yoktu kesinlikle. Bulduğum en erken otobüse bilet almış yola koyulmuştum.

Hopa, Artvin

Uzun bir yolculuktan sonra Karadeniz’in en doğu uç ilçesi olan Hopa’daydım şimdi. Yapmış olduğum otobüs yolculuğu beni hayli yormuştu, dinlenmem gerektiğini düşündüm ama içimdeki Ermenistan’a bir an önce ulaşmak isteği beni fazlasıyla heyecanlandırıyordu. Ama yorgun olarak yola devam etmek bana yaramayacak, yapacağım yurt dışı gezimde seyahat performansımı düşürüp olumsuz etkileyebilecekti. Dinlenmek için kendime o dönemler Hopa’nın en gözde oteli olan Papila Otel’de yer aldım, eşyalarımı odama yerleştirdikten sonra Hopa’yı gezmeye koyuldum.

Hopa çok hoş bir sahil ilçesiydi. Gürcistan-Batum topraklarına sahilden çok yakındı. Hopa’daki gözlemlerime göre ilçede birçok Gürcü vatandaşı yaşıyordu. Ülkelerinden bir şeyler getirmişler pazarlarda satıyorlardı. Gece alemi, gazinolar ve barlarla çoktan aşmıştı kendisini Hopa. Yabancı uyruklu vatandaşlar ekonomiye katkıda bulunuyordu adeta. Gece hayatı konusunda neredeyse İstanbul ile yarışacak duruma gelmişti. Alan razı satan razıydı, sıkıntı yoktu gördüğüm kadarıyla.

Dinlenmek için kaldığım otele gitmeden önce çıkış kapım olan Sarp Kara Hudut Kapısı’nı kullanacaktım zaten. Gümrüğe nasıl gideceğimle ilgili bölge halkından bilgi aldım. O dönemler sınır kapısına fazla ulaşım aracı olmadığından, ya ticari taksilerle veya Hopa-Kemalpaşa Beldesi üzerinden gidiliyordu. Gümrüğe olan mesafe sahil üzeri eski yoldan 22 kilometreydi. Hesabımı kitabımı yaparak Kemalpaşa Beldesi üzerinden gidecektim, zaten ticari taksi ile gitmiş olsam çok para ödemem gerektiğini biliyordum, paramı idareli kullanmalıydım, bütçem kısıtlıydı.

Nihayet dinlenmek üzere odama çekildim ve zaten yol yorgunu olduğumdan dolayı hemen uyumaya başladım. Uyanır uyanmaz düştüm yola. O dönemlerin eski model Ford minibüsleri ile Hopa’dan Kemalpaşa beldesine maceram başlayacaktı. Nihayet eski sahil yolundan Karadeniz’in o bozuk yolunda ilerleyerek yeşilin her tonunu, muazzam manzarasını görme fırsatını yakalamış bulunuyordum. Yaklaşık 45 dakikalık bir minibüs yolculuğundan sonra Kemalpaşa beldesine varmıştım. 8 km sonraki durağım Sarp Kara Hudut Kapısı olacaktı ama maalesef buradan da minibüs bulmak sıkıntılıydı.

Ama zaten kararını vermiş olan ben, kesinlikle pes etmeyecek ve bu geziyi iyi ya da kötü yapacaktım. Nihayetinde bu amaçla düşmüştüm yollara.

Gümrüğe giden minibüsler kısıtlı olduğundan beklemem gerektiğini anlamıştım ama bulunduğum çevreyi de gezmek istiyordum hazır gelmişken. Kemalpaşa beldesinde kahvehane ağzında oturan insanları ve ellerinde, kollarında atmacalar gördüm. Bu eğitimli kuşların bacaklarına ufak ziller takılmıştı. Aslında bunları çocukken TRT belgesellerinde görürdüm ama burada da görme imkanına kavuştum gezime ayrı bir zevk kattı. Dokunmak, sevmek istiyordum atmacaya ama korkuyordum. Nihayetinde korkumun yersiz olduğunu anladım ve sahibinin yardımı ile sevmeye başladım.

Karadeniz’in o meşhur kesme taşlı kemer köprülerini de gördüm Kemalpaşa’da. Beldenin merkezinde yüksekçe bir alanda, bir derenin üzerine kurulmuş ama kullanılmıyordu. Tarihi eser niteliğinde olduğu için güzelliğiyle yıllara adeta “Ben yıkılmadım, burada hala eski güzelliğimle ayaktayım” diyordu. Bir saatlik beklemeden sonra gümrüğe hareket zamanı gelmiş, minibüste Türk ve Gürcü vatandaşlar yerlerini almıştı. Nihayet hareket etmiştik. Gümrüğe doğru yaklaştıkça heyecanım artıyordu. Bozuk yollar sahil boyunca burada da karşıma çıkmıştı.

Batum, Gürcistan

Yolda ilerlerken Gürcistan (Georgia) plakalı eski otomobiller ve Rus, Macaristan yapımı eski, köhne Ikarus marka yolcu otobüsleri ilk gözüme çarpanlardı. Uzun yolculuklar yapan TIR’larla karşılaşıyordum yol boyunca. İşte beklenen an sonunda gelmiş, kendimi onca yoldan ve yorucu yolculuktan sonra Sarp Sınır Kapısı’nda bulmuştum. Heyecanım yarı yarıya geçmişti.

Gümrükte göz gezdirdiğim kadarıyla kargaşa hakimdi. Kim nereden geliyor, kim nereden çıkıyor seçilmiyordu. Yolcu otobüsleri genelde dolu oluyor, kimi insanlar ise yaya olarak ellerinde çantalarla, yüklerle her iki ülke gümrüğüne yürüyerek karşılıklı gidip geliyorlar. Pasaportumu uzatarak gümrük işlemlerimi ve sırt çantamın, kamping malzemelerimin kontrolünden sonra nihayet Türkiye’den çıkışımı alarak 5 dakika sonra Gürcistan Gümrüğü’ne geliyorum, pasaportumu görevliye verip 20 dolar ödeyerek 1 aylık Gürcistan vizemi anında alıyor ve Gerekli gümrük kontrolünden sonra arada sırada ufak rüşvetler isteyerek Gürcü yetkililer girmeme izin veriyorlar.

Gürcistan gümrüğünden çıkışta sahil kısmında turluyorum. Civarda olan sarp Gürcü köyüne çıkıyorum. Yüksek ormanlık bir tepeden Türkiye’nin sarp köyünü Gürcistan topraklarından rahatlıkla izliyorum. Öğrendiğim kadarıyla eskiden burada her iki taraftaki köy toprakları birlikteymiş, insanlar Cumhuriyet öncesi beraber yaşıyorlarmış, sonrasında sınır ayrılınca akrabalar bile birbirinden ayrı düşmüş. Sonrasında 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra her iki millet artık sorunsuz olarak karşılıklı gidip gelerek görüşmeye başlamışlar. Tabii ben bunları bilmiyordum, nihayetinde ilk defa gelmiştim buralara. Sağolsun yanımda gümrükte tanıştığım Valiko isimli aslen Ukrayna uyruklu Gürcistan vatandaşı arkadaş vardı da bana buralar hakkında bildiklerini anlattı.

Gürcistan, Batum kapısındaki yerleşim yerlerinin bizim Karadeniz sahillerinden ve iklim olarak bir farkı yok, sadece evlerin yapısı Rus evlerine benziyor, farklı bir mimari tarzını anlatıyor. Kısa gezimden sonra otobüse binerek Acaristan Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Batum’a yarım saatlik bir yolculuktan sonra ulaşabiliyorum. Şehir eski ama binalar oldukça farklı, Rus mimari yapısı burada da gözüme çarpıyor. Caddeler oldukça geniş ve muntazam olarak düzenli. Neredeyse dört beş araba yan yana geçecek şekilde. Her ne kadar da bazı yerler yıkık harabe olsa da görülmeye değer bir şehir olduğunu söyleyebilirim sizlere. Batum şehrini doyasıya geziyor; geniş caddeleri, büyük parkları, büyük heykelleri görme fırsatı yakalıyorum.

Tiflis, Gürcistan

Yolumu uzatmadan tekrar yola koyulma vakti gelmişti, yine eski bulduğum bir otobüsle Başkent Tiflis’e (Tbilisi) doğru hareket ediyorum. Her ne kadar Gürcü dili bilmesem de daha önceleri Nahçıvan’a ve Azerbeycan’a, sonrasında diğer Türki Cumhuriyetlere ve Rusya’nın farklı şehirlerine yaptığım gezilerde Rusça’yı öğrenmiştim ve iletişimimi Rusça ile kuruyordum yerli insanlarla. Batum-Tiflis arası sorduğum kadarı ile 5 saatin üzerinde sürecekmiş.

Uzun orman yollarından hep yükseklere doğru yol alıyoruz. Gürcistanın Batum-Mtskheta, Poti, Kobuleti, Kutaisi, Khashuri, Gori ve Kaspi şehirleri üzeri ve köy yerleşim yerlerinden yola alarak bir Gürcü dağ lokantasında mola veriyoruz ve ne yiyeceğimi bilemiyorum. Ülkede domuz eti yedikleri için et ürünlerine güvenemiyor, Gürcülerin meşhur Hacaphuri dedikleri bizim peynirli gözlemelerimize benzeyen hamur işlerinden yiyorum ve içecek olarak da şişelenmiş armut suyu olan Kruşa ısmarlıyorum garsona.

Uzun bir seyahatin ardından Başkent Tiflis’e hava karardıktan sonra ulaşıyorum. Yol yorgunu olduğum için şehrin en iyi oteli olan Metekchi Palast Otel’de yerimi alıyorum. Tiflis gece çok güzel ışıklandırılmış. Gece adeta büyüleniyorsunuz şehre yüksek bir tepeden girince. Şehre ilk girdiğinizde eski ve bakımsız yollar karşılıyor sizi. Ruslar ayrılırken Gürcistan’dan elini eteğini çekip şehri kendi kaderine bırakmış ve Gürcüler durumu henüz toparlayamamış.

Sabah kısa da olsa Başkent Tiflis'i göreceğim için erkenden yatıyorum yol yorgunluğuyla.

Sapasağlam bir kahvaltı faslından sonra başkenti geziyorum. Şehir eski yapıya burada da sahip ama iç taraflara girdikçe bakımlı, güzel binalar göze çarpıyor. Karşı dağda Mat Gruzi (Gürcü Ana) dev heykeli sizi bir elinde kılıç diğer elinde şarap kadehi ile karşılıyor zaten şehre girmeden. Öğrendiğim kadarı ile anlamı şöyleymiş heykelin: “Biz dostlarımızla şarap içer dost oluruz, düşmanlarımızla savaş meydanlarında korkusuzca çarpışırız”.

Tiflis’te yollar çok geniş ve bazı yerlerde eski tarihi kiliseler, bazilikalar göze çarpıyor. Şehri ortadan Kura Nehri (Kura Reka) bölüyor. Nehrin üzerinde yayalar ve otomobiller için düşünülmüş geniş 4 adet geniş, tarihi taş köprü bulunuyor farklı aralıklarla. Yine karşı tepelerde çok güzel mesire yerleri ve Radio stansiyasının mükemmel spor kompleksleri bulunuyor.

Erivan, Ermenistan

Tiflis’te neredeyse her yerde olan ayaklı döviz büroları ve Obmen-Valyuta dedikleri para bozdurma bürolarından, Gürcistan’a girerken aldığım Larileri ve magazinlerden de 100 doları bozdurarak Ermenistan para birimi olan dram alıyorum.

Zamanımın kısaldığını anımsıyorum bir an, otelime giderek sırt çantamı ve diğer malzemelerimi alıp acilen bir taksiye binerek Ermenistan'a gitmek için Ortakale Otobüs Terminali’ne (ABTOVAKZAL) ulaşıyorum.

Rusların ve Gürcülerin Maşrutka dedikleri eski bir minibüse biniyoruz, Ermenistan’a gidecek yolcuların Maşrutka’yı doldurmasını bekliyoruz ama pek gelen yok, minibüs hala bekliyor.

Etrafıma bakıyorum tek Türk benim. Millet garip garip beni, elimdeki sırt çantasını ve malzemelerimi tepeden aşağı şöyle bir süzüyor ama ben aldırış etmiyorum. Nasıl aldırış edebilirim ki; ilk defa görmek istediğim Ermenistanı’ı, Erivan’ı ve diğer şehirlerini göreceğim, oldukça heyecanlıyım. Ankara’dan buraya kadar sorunsuz gelmiştim üstelik o kadar yolu.
Nihayet uzun bir bekleyişten sonra Maşrutkamız dolmaya başlıyor, hareket ediyoruz, Ermenistan’ın Bagradesh sınır kapısına doğru gidiyoruz. Yanımda orta yaşlarda bir Ermeni Tyokta (hala) oturuyor, biraz şişmanca. Eski arabanın teybinde ise Gürcüce bir müzik çalıyor, anlamadan dinliyorum ben de. Bagradesh Gümrük Kapısı’na 2 saatlik bir yolculuktan sonra ulaşıyoruz. Gerekli gümrük ve pasaport işlemlerimi yaptırmak için görevlilere pasaportumu uzatıyorum, ilk defa sırt çantalı gezgin görmüş olmalılar ki göz süzmesinden sonra o dönemin parası ile 20 dolar karşılığı 1 aylık vizemi anında sorun çıkarmadan veriyorlar, giriş formunu da dolduruyorum pasaport bilgilerimle kimlik bilgilerime göre.

Görevli Ermeni polisi giriş mührünü vuruyor ve neden Ermenistan’da olmak istediğimi bozuk bir Türkçe’yle soruyor. Ben de hem Türkçe ve Rusça olarak sadece ülkeyi merak ettiğimi, sırt çantalı gezgin olduğumu, dünyanın farklı noktalarını, farklı medeniyetlerini, değişik ülkeleri gezdiğimi, insanların yaşayışlarını araştırdığımı, gerekirse belgesel çektiğimi söyleyerek geçiştirdim. Görevli Ermeni polisi bana dönerek: “Ülkemize hoş geldin Türk kardeş. Umut ederim ülkemizden mutlu ve gülerek ayrılırsın, güzel geziler diliyorum” dedi ve güleryüzle yolcu etti minibüsümüze.
Gerçekten şaşırmıştım ama hoşuma gitmişti, sonuçta çekinerek gidiyordum başıma kötü şeyler gelebileceğini düşünerek ama bir kere yola çıkmıştım dönmek yoktu zaten. Nihayet Ermenistan topraklarındaydım ve gözlerime inanamıyordum. Demek ki o kadar yolu boşuna tepmemiştim ta Ankara’dan buralara kadar. Nelerle karşılaşacağımı bilmeden Ermenistan topraklarında bozuk yollardan kâh vadiler arasından, kâh tepelerin eteğindeki yollardan ilerliyoruz. Bense sağı, solu, yol boyunu, gördüklerimi hafızama yazıyorum durmadan, bir yandan da elimdeki eski model fotoğraf makinemle de gezilerimi belgelemeye çalışıyorum.

Kimbilir bir daha ne zaman gelirdim gezmeye, bilmiyordum, o yüzden tadını çıkarmalıydım gezimin doyana kadar! Yolculuğumuz boyunca Maşrutka ile Debed Nehri boyunca köhne bakımsız yoldan ilerliyoruz nazlı bir gelin edasıyla. Minibüsümüz yemek molası veriyor ve yol kenarında bir dağ lokantasında duruyoruz yarım saat. O zaman anlıyorum ki Erivan’a daha çok mesafe var.

Molada ne yiyeceğimi bilemiyorum, garsona soruyorum ve sonunda Ermenilerin çok tercih ettiği, bizim şiş kebabımıza benzeyen Khoravath kebabında karar kılıyorum. Yanında da Tiflis’te Gürcistan’da bol bol içtiğim Kruşalara ve farklı meyvelerden yapılmış Sladki Vodalarından içiyorum.

Molamız bitiyor, tekrar yollara düşüyoruz. Yol boyunca uzun bir tünelden geçtikten sonra karşımıza muhteşem büyüklüğü ile Tekhenik Dağı çıkıyor, 3110 metre yüksekliğindeki dağ adeta hoş geldiniz der gibi bakıyor bize. Yol boyunca bakımsız, rengi atmış boyalarının üzerinde Ermenice yazılar yazan tabelaları görüyor, farklı kasabalardan geçiyoruz.

Tabelalardan görebildiğim kadarıyla Erivan’a 120 kilometre mesafemiz kalıyor. Yanımda oturan Maria Hala’ya Ermenistan hakkında bilmek istediklerimi soruyorum, o da çekinmeden anlatıyor. Van’da akrabaları olduğunu, yıllar önce telefonla görüştüklerini, ancak sonra izlerini kaybettiğini söylüyor. Rusların döneminde çok güzel günlerinin olduğunu, Rusya dağıldıktan sonra çok perişan olduklarını, dış ülkelerden yardımın az geldiğini, fabrikaların pek az ve bakımsız, maaşların az ve düzensiz olduğunu, Türkiye ile herhangi bir sorunlarının olmadığını anlatıyor. En çok İstanbul’u görmek istediğini, bir yakınının İstanbul’da bir tekstil firmasında çalıştığını, üç dört ayda bir geldiğini, ara sıra para gönderdiğini, İstanbul’un ve Türkiye’nin güzelliklerini ondan dinlediğini uzun uzun sıkılmadan dertli dertli anlatıyor.

Uzun bozuk yolda ilerlemeye devam ederken bu sefer daha az öncekinden daha da büyük olan Araghath (Aragat) Dağı ile karşılaşıyoruz. Neredeyse bizim Ağrı Dağı kadar büyük. Yol boyunca tarlalarda, bağ-bahçelerde çalışan insanlar göze çarpıyor, mahsullerini topluyorlar belki de pazarda satmak için veya evde yemek yapmak için. Maria Hala’ya soruyorum gördüğüm kasabayı, Ashtarak Kasabası’na yaklaştığımızı, Erivan’a daha yolumuzun olduğunu, sabretmemi, mutlaka Erivan’ı göreceğimi söylüyor.

Yarım saatlik bir seyahatten sonra nihayet Erivan görünüyor. Aman Allah’ım tanıdık bir şey görüyorum. Bizim Büyük Ağrı Dağı (Ararat) ve Küçük Ağrı Dağı da tam karşımda muhteşem gözüküyor, yaz mevsimi olmasına rağmen Büyük Ağrı Dağı’nda kar hala duruyor gelinlik giymiş taze kız misali! Erivan’da eski bir otogarda iniyorum Maşrutka’dan. Maria Hala ısrarla beni evinde misafir edebileceğini söylüyor. Ama ben gezgin olduğum için yollarda olmam gerektiğini söyleyerek, teşekkür edip kibarca vedalaşarak ayrılıyorum.

Çantasından bir kağıt ve bir kalem çıkararak bana Ermenice yazılmış adres ve telefon numarası veriyor, ne zaman istersem telefon açarak veya bir taksi ile evine gelmemi, sıkıntım olursa haber vermemi istiyor. Vedalaşarak Maria Hala’dan ayrılıyorum, ilk işim kalacak bir yer aramak oluyor.

Taksiye binerek şoföre beni bildiği bir otel veya hostele götürmesini istiyorum. Sağolsun şoför güzel bir hostel bildiğini söyleyerek beni eşyalarımla birlikte Hostel’in Yerevan’a bırakıyor. Pasaportumla birlikte kaydımı yaptırdıktan sonra odama eşyaları bırakarak şehri bir an önce gezmeye koyulmalıyım fakat yorgun olduğum için odama çekilip uykuya dalıyorum. Şehir merkezinde yer alan hostelim son derece rahat ve sessiz. Üzerimi değiştirip fotoğraf makinemi de yanıma alarak dolaşmaya çıkıyorum şehri.

Erivan çok eski, oldukça köhne ve taştan kesme binaları bulunuyor ama parkları, meydanları, geniş caddeleri ve bakımlı parklarıyla göze hitap ediyor. Çok uzun bir dağ eteğine kurulmuş. Saklı güzellikleri görmeli, gördüklerimi belgeleyip insanlarla paylaşmalıydım mutlaka. Zaten amacım da her zaman bu olmuştu.

Bulduğum bir restorana giderek neler yiyeceğimi düşünüyorum. Rus çorbası Borça’yı öneriyorlar. Yemek olarak Türk, Arap ve Rus Mutfağı karışımından oluşuyor. Borça oldukça doyurucu ve toprak kaplarda yapılıp pişiriliyor. İçerisinde çeşitli baharatlardan oluşmuş güzel ve farklı bir tat var, ilk defa yememe rağmen çok hoşuma gitmişti. Türkiye’de o kadar kelle-paça yemiştim ama burada yediğim kelle-paçanın tadı daha lezzetli geldi ne yalan söyleyeyim.

Alkolün her çeşidini rahatlıkla bulabiliyorsunuz buralarda. Özellikle Ermenilerin meşhur içkileri var; Ça-ça isminde, öyle bir iki ufak votka bardağında içerseniz etkisini gösteriyor ve adeta sizi leylaya çeviriyor, neşenize neşe katıyor.

Ermeniler kanyak yapımı konusunda da ustalar. Evlerde genelde üzüm suyundan içkiler üretiyorlar. Bunların bir kısmını içiyorlar, bir kısmını da geçimleri için eski pazar yerlerinde satıyorlar.

Yemek konusunda kesinlikle şanslı olduğunuzu söyleyebilirim burada. Her ne kadar damak zevki farklı olsa da Türk mutfağına yakın yemek çeşitlerini tatma imkanı bulabiliyorsunuz. Ben çoğu ülkelere yaptığım gezilerde çok defalar yemek tadını yakalayamadım, sürekli hafif yiyeceklerle pasta-bisküvi ve hazır konservelerlerle doymak zorunda kaldım. Ama Erivan yemek konusunda benden fazlası ile yıldız aldı. Erivan’da genelde gece hayatı da oldukça renkli geçiyor. Şehirde birkaç gece kulübü ve bar mevcut. Eğlenme konusunda kesinlikle pişman olmuyor gelenler.

Gündüz gezebileceğiniz yerler de mevcut. Erivan Zoopark, Ermenistan Milli Tarih Müzesi, Meshroup Mashtot caddesindeki Tarihi Mavi Camii, Cumhuriyet Meydanı olan Hanyapetutyan Hraparak Caddesi, Sariyan, Tumanyan, Moskowyan Poghost, ayrıca gezilerimde benim de gezmeye fırsat bulduğum Ermeni Soykırım Anıtı olan Tsitsernakaberd’i mutlaka gezmenizi öneririm.

Ermenistan’a gidecekseniz mutlaka mayıs ayından itibaren gitmenizi tavsiye ederim. Aksi gibi Kış mevsiminde asla gitmeyin çünkü kış mevsiminde oldukça kar yağışlı oluyor. En güzel seyahat mevsimi olarak mayıs ve ekim ortalarını öneriyorum gidecek gezgin arkadaşlara. Erivan’da o kadar farklı yerler gezdim ki hemen hemen tüm yerlerini görme gezme imkanı yakaladım. Kesinlikle korktuğum başıma gelmedi, insanlar çok cana yakın misafirperverler. Dil konusunda sıkıntınız olabilir ama Rusça bilmenizde fayda görüyorum.

Gyumri, Ermenistan (Gümrü)

Erivan’dan sonra Gümrü (Gyumri) şehrini görmeyi istedim ve yine eski bir otobüse binerek, Vanadzor şehri üzeri uzun seyahatten sonra Gümrü’yü gördüm. 1988 yılında yaşadıkları ve binlerce insanın öldüğü büyük Gümrü depreminin izlerini şehirde hala görmeniz mümkün. Binalar eski ama adeta tarihe meydan okurcasına “Ben de ayaktayım henüz yıkılmadım” diyor. Ev yapıları aynı Doğu illeri olan Kars-Iğdır-Erzurum’da görmüş olduğum eski taş işçiliğinden oluşuyor ve üzerlerinde Ermenice yazılar ve resim kabartmaları bulunuyor.

Uzun gezilerimin ardından bu sefer rotamı diğer şehirleri olan Hrazdan ve Türkiye sınırından defalarca görmüş olduğum Ecmiadzin’e çeviriyorum. Ecmiadzin’de Medzamoor nükleer santralini gezme imkanı buluyorum görevliler eşliğinde.

1 ay kaldığım seyahatim boyunca Ermenistan’ın farklı topraklarını, tüm şehirlerini, kasabalarını tamamıyla gezdim gördüm, dağ başında çadırımla kamp yaptım, sırt çantamla diyar diyar gezdim.

Sonrasında üç seyahat daha yaptım farklı tarihlerde Ermenistan’ın her yerine.
Gitmek isteyen gezgin-seyyah-kaşif arkadaşlara mutlaka gitmelerini öneriyorum, pişman olmayacağınızı garanti edebilirim sizlere.

Gezi tadında maceralar diliyorum!

Bu Sayfayı Paylaş :
Gönderen
Gezgin Soner
Tarihi ve Saati
05.11.2013 01:29
Okunma
1967
Değerlendirme
Sen de Oy Ver
2 kişi
Favorilere Ekle Mesaj Gönder Arkadaşıma Gönder Sayfayı Yazdır

İlk Yorumu Sen Yaz

 
 
En Çok Okunanlar
Editörün Seçtikleri