Bir Eylül sabahı varıyoruz Nice’e, bunaltıcı sıcaklar yerine ılık bir hava ve tatlı bir serinlikte… Öyle güzel bir hava ki ışıl ışıl gökyüzü, denize vuran parlak güneş insanın içini ısıtıyor ama sıcaktan da bayıltmıyor. Doğru zamanda doğru yerde olmak ne güzel… Birkaç hafta önce olsa kalabalıktan sıcaktan tadına varamazdık bu kadar.
Fransız Rivierası’nın başkenti olan Nice tam bir Akdeniz klasiğidir. Paris’teki havalı insanların yerini Akdeniz sıcaklığında neşeli insanlar alır. Öğle tatilinde işlerinden çıkıp o muhteşem deniz kenarında güneşlenip yüzen, günün her anını tatilin bir parçası gibi yaşayan insanlar…
Şehrin bir Akdeniz klasiği olmasında aslında tarihinin payı da oldukça büyüktür. M.Ö. 500’lerde Yunanlılar tarafından kurulan şehir 300 sene sonra Romalılar’a geçmiş, uzun süre devam eden İtalyan etkisi sonrasında 1860 yılında Fransızlar’ın olmuştur. Havasında, mutfağında, insanlarında hep Akdeniz’in izlerini taşır. Belki de o yüzden bu kadar hoşuma gitmiştir ve kendime yakın hissetmişimdir bu şehri… Nice’teki gezimize Roma Arena ve Ortodoks Kilisesi ile başlıyoruz. Kilise’de öyle bir olay yaşıyorum ki hem hayret ediyorum hem de hoşuma gidiyor. Biz kiliseyi gezip fotoğraflar çekerken sonradan kendisini “Sister Mary” olarak tanıtan sevimli bir rahibe yaklaşıyor yanımıza. Nereden geldiğimizi soruyor, öyle tatlı öyle konuksever görünüyor ki boynuna sarılasım geliyor. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince gülümsüyor ve Türkiye’nin aslında Avrupa Birliği içinde olması gerektiğini, hepimizin ortak bir tarihi paylaştığını ve hepimizin en nihayetinde aynı Tanrı’ya inandığını söylüyor. “Sadece tek bir tanrı var ve siz de biz de ona inanıyoruz, dinler arasındaki bu çekişme, insanlar arasındaki anlaşmazlıklar, mücadeleler ne kadar anlamsız; hele ki insan hayatı bu kadar kısa iken” diyor Sister Mary… Yaklaşık olarak 10-15 dakika sohbet ediyoruz, bir Fransız rahibe ile bu konuları böyle derin bir şekilde tartışacağım aklıma gelmezdi… Tam ayrılacakken de “Birlikte bir fotoğraf çekilelim sonra da bana onu mutlaka gönder” diyor tatlı tatlı gülümseyerek. Adresini yazdığı kağıdı hala saklarım, İzmir’e dönünce ilk işim ona bir mektup yazıp fotoğrafımızı yollamak oluyor.
Nice’e gelip de Çiçek Pazarı’na gitmemek olmaz. Rengarenk çiçekler arasında yediğimiz o güzel bourgunion eti asla unutamam. Çiçek kokuları, güzel sokaklar ve samimi cafeler…
Ama ondan da öte deniz kenarındaki o güzel kalesidir Nice’in olmazsa olmazı bana göre.
1557 yılında savunma amaçlı yapılan bu kalenin tepesinden Nice’in enfes manzarasını keyifle izleyip, limana yanaşmış Sardenya ve Corsica feribotlarına binen araçları seyrederek yemyeşil parkında dinleniyoruz. Aslında dinlenmekten çok fotoğraf çekiyoruz belki de, öyle güzel bir manzara var ki…
Kaleden indiğimizde meşhur İngiliz Koşu Yolu’nda keyifli bir yürüyüşe başlıyoruz. Zamanında burada tatile gelen İngilizler’in yaptırdığı bu yürüyüş yolu ne şaşalı gezintilere şahit olmuştur kimbilir…
İç kısımlara doğru daldığımızda dönüp dolaşıp her yolun çıktığı Massena Meydanı’na varıyoruz. 1832 yılında yapılan meydanı çevreleyen pembe binalar, yemyeşil bahçeler ve bol fıskiyeli heykelli bir havuz... Şehrin en merkezi yeri burası…
Gece olup da karanlık çökünce ışıklar içinde Nice daha da güzelleşiyor. Massena’da gezen insanlar, şarkı söyleyen çalgıcılar, sahil boyu yapılan yürüyüşler, denize karşı ışıldayan şıkır şıkır oteller, denizden hafif hafif esen rüzgar, her şey harika…
Çiçek Pazarı’nı çevreleyen sokaklar ve meydanlar ise daha hareketli, tüm gençlik burada takılıyor anlaşılan. Cafeler dolup taşıyor, meydanlarda bir sohbet uğultusu… Güzel ışıklandırılmış binalarsa tüm asaletiyle bize bakıyor...
Günün ilk ışıklarında başlayan gezintimiz gecenin karanlığında son bulurken buralarda uzun uzun kalmak var diye geçiriyorum içimden… İnsanlarının arasına karışıp öğle tatilinde denizine girmek, her gün sahil boyu yürümek, akşam oluca da bu meydanlara gelip koyu sohbetlere dalmak var…