,
Buradasınız  :  Anasayfa > Kategoriler > Genel Bilgiler > Türkiye > 
Genel Bilgiler
Mersin Folklorundan
Malazgirt zaferinden sonra, Asya’nın Türkmen oymakları, yeni
bir vatan özlemi içinde, kol kol, bölük bölük Anadolu’ya yayıldı, kendi
adlarında obalar, köyler kurdular.
Anadolu’da kökleşen ve büyüyen Selçuklu
Devleti, Asya’dan Anadolu’ya uzun bir zaman içinde, ama kesintisiz göç eden bu
Oğuz boylarını genellikle sınırlara yerleştirdi, ayrı ayrı yerleşme bölgelerine
gönderdi. Mersin bu oymaklardan bolca nasibini alan yörelerden biridir.

Mersin, bin yıldan daha uzun süreden beri Türklere yurt olmuş, kurtuluş
mücadelesinde evlatlarını vatanına feda etmiş bir yurt köşesidir. Mersin, aynı
zamanda geleneksel kültürü günümüzde bile yaşatabilen nadir yörelerimizdendir.
Maddi ve maddi olmayan her türlü geleneksel kültürümüz Mersin folkloru içinde
yaşamaya devam etmektedir.
Mersin, aynı zamanda kalkınmakta olan Türkiye’nin
bir parçasıdır. Ülke ekonomisinde hatırı sayılır bir yeri vardır. Serbest
Bölge’nin açılmasıyla da hız kazanan ticaret ve sanayi, tarım topraklarının
çağdaş teknikle işlenmesiyle tarımsal verimliliğin artması Mersin’e olan nüfus
akımını hızlandırmıştır. Hem sanayi, ticaret ve tarımdaki gelişmelerin yarattığı
istihdam imkanları, hem de kırsal kesimden kente göçme yönündeki doğal istek
Mersin’in şehir nüfusunu arttırmakta, dolayısıyla geleneksel kültür, yerini
modern sanayi kültürüne bırakmaya başlamaktadır.

MERSİN FOLKLORUNA
GENEL BİR BAKIŞ
Mersin’in Mut’u, Anamur’u, Gülnar’ı, Silifke’si,
Tarsus’u ve yakın zamanlarda ilçe olan Aydıncık, Bozyazı ve Çamlıyayla’sı; her
birinde, katkısız ve katıksız folklor zenginlikleri göze çarpar.
Derler ki,
Kozan’ın Farsak köyünden kalkarak omzunda sazı Anadolu’yu dolaşan Karacaoğlan
Ayşe, Fadime, Elif derken Mut’a gelir. Mut’ta Çukur Köylü Karacasakız’ın
zülfünün tellerine takılır kalır. Ben bu vuslatı olmayan hikayeyi burada
tekrarlamak istemem. Ama bugün Mut’un az ötesindeki bir tepede mutsuz
Karacakızın mezarından söz ediliyorsa, bu boşuna değildir. Karacaoğlan gibi bir
ozan, Mersin’e yakışır da ondan.
İşte yanı başımızda Silifke, Silifke’nin
keklik sekişli, yürek yakışlı oyununun bir hikayesi vardır, anlatırlar.
Bir
gün Silifke’nin yanı başındaki yörük obasına bir ozan gelir. Oba Beyi’nin
çadırına konuk olur. Hoşbeşten sonra Bey :
-Ozanım diyorsun oğul... Bizde
ozan dediğin sazına keklik kondurur. Gücün varsa çal sazını, kondur kekliği,
konduramazsan çek git bu obadan bir daha da ozanım deme...Aşık alır sazı eline,
yaslanır bir ardıç ağacının gövdesine. Hem çalar, hem de başlar keklik gibi
ötmeye... Çevrede ne kadar keklik varsa toplanır başına, kimi sazına konar, kimi
omzuna... Bey bakar ki gerçek aşık, mal verir, davar verir. Mersin’in keklik
konduran ozanları, keklik sekişli kızları, kızanları, omzunda saz oba oba, köy
köy gezenleri..
Bu çeşit örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Halk Musikisi:
Macarların dünyaca ünlü müzik adamı Bela Bartok, 1930’lu yıllarda Toroslarda,
Mersin yöresinde halk musikisi ile ilgili araştırma çalışmaları yapmış, ünlü
bestekarımız Ahmet Adnan Saygun da ona yardımda bulunmuştur. Bartok ülkesine
döndükten sonra yaptığı çağdaş bestelerde, Türk halk musikisi motiflerinden
yararlanmış ve bunu dünyaya ilan etmiştir. Alman Etnomüzikoloğu Dr.Kurt
Reinhard’ın, da halk musikisi ile ilgili geniş çalışmaları vardır.
Halk
Oyunları: Yöre halk oyunları toplulukları, yurt dışında iştirak ettikleri
yarışmalarda daima birincilik ödülünü kazanmışlar veya en kötü ihtimalle ilk üç
dereceye girmeyi başarmışlardır. Yurt dışındaki halk oyunları yarışmalarında,
yabancıların başını döndüren oyunlarımızın başında Silifke Halk Oyunları
gelmektedir.
Halk edebiyatı: İncelikte yüksek kültürün mahsulü olan divan
edebiyatımızın seviyesine çoktan varmıştır. Bir Yahya Kemal'i alıyorsunuz :

Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın, diyor;
Bu şiirde varılabilecek bir
seviyedir ama ne diyor bölgemiz aşıklarından Aşık İrfani:
Uz bas kunduranı
yer incinmesin,
Tara zülüflerini bel incinmesin..
Aşık İrfani ile diğeri
arasında 100 yıla yakın fark vardır.
Karacaoğlan’da başka güzellikler
görürüz: Bir güzel düşünün, bir bahçeye giriyor. O kadar güzel ki, o bahçenin
içerisinde gül “en güzel benim” diyor. Kasıntı halinde, menevşe aynı şekilde:

Salınıp bahçeye girdi
Hep çiçekler selam durdu
Mor menevşe boyun
eğdi
Gül kızardı hicabından
Gülün kasıntısını bile ayıplıyor. Bir başka
sevgi kıskançlık:
Bulut bulut üstüne
Bulut yağmur üstüne
Bulut
Al1ah'ını seversen
Yağma yarin üstüne
O yana bu yana bakma
Beni
ateşlere yakma
Elini koynuna sokma
Seni senden kıskanırım
Halk
şiirinin inceliğine girdiğimiz zaman güzelliklerin en mükemmelini bulmaktayız.

Atasözlerimizde hayat gerçeği yatar. Sadece Mut yöresinden derlenmiş
deyişat örneği şöyledir:
Yağmur gönenine ekilen darıdan
Gün dönümünden
sonra oğul veren arıdan
Kocasından sonra kalkan karıdan hayır gelmez

Mahalli Kelimeler: Mahalli kelimelerden biri de “seki”, topraktır. Seki en
az sekiz on yerde kullanılıyor. Seki, “basamağı sekmek” diyoruz, fiil anlamında
“sekmek” diyoruz, yere konmuş çuvala “seklem” diyoruz. Başka, bazı evler de
vardır, üzeri toprakla örtülü “seki altı” diyoruz. Bir tek seki kelimesinden
8-10 çeşit kelime üretmek mümkün oluyor. Bu bizim dilimizin
zenginliğidir.
Mutfak: Mut yöresinde davar yoğurdu toprak çömlek içine konup
ağzı iç yağıyla dondurularak, havayla irtibatını kestikten sonra çömlek, toprağa
konuluyor. Gözeneklerinden aldığı sızıntıyla katılaşıp kalıyor. Kış gününde
ihtiyaç olduğunda ağzından kırılıp ihtiyaç kadar alındıktan sonra aynı şekilde
kapatılıyor. Böylece kış gününde davar yoğurdu yeme imkanı buluyorsunuz

Mutfağımızda bir de bulgur hadisesi vardır. 1965'te bir heyet bizim
bulgurumuzu incelemiş. Sebep şu, uzun sürecek bir nükleer savaşta Nato
ülkelerinin yiyecek meselesi. Neden bulgurun üzerinde durmuşlar? Bulgur
kaynatılmadan önce yıkanıyor, güneşte kurutuluyor, değirmenden çıkınca yine
kurutuluyor, yemeden önce kaynatılıyor. İşte bizim mutfağımızın 1000 yıllık
hediyesi.
Mezar kültürü: Ölümde en çok tabiiliğe yaklaşma hadisesi vardır.
Cenazeyi yıkamada kullanılan “kevgir” isimli kabak, bıçakla açılmaz. Taşa
vurulunca kendiliğinden bir delik açılır, su bununla ölü üzerine dökülür. Mezara
gidersiniz cenaze kabre konur, taş veya mertek aralarına çamur konur, toprak
cesedin içerisine dökülmesin diye. Orada da tabiiliğe dikkat edilir, çamur
sıvanmaz, atılır. Ateş yakılır, söndürülmez. İnançla bağlantılıdır, cenazenin
suyunun ısıtıldığı bu ateş kendiliğinden sönmeye bırakılır. Bu hem işarettir,
ölü evinin belirtilmesi bakımından, hem de “ocak sönmesin” biri gitmiştir, bir
başka daha gitmesin.
Köy mimarisi: Aşiretten yerleşime, Yörüklükten
şehirleşmeye geçişte tarım arazisi kullanılmaz. Eski köylerimizin hiç birisi
tarım arazisi üzerine kurulu değildir.
Düğün türküleri: Yörede klarnetle
Cezayir çalınır. Neden Cezayir? Düğünde gelinin çıkış bölümüne bilerek monte
edilen Cezayir türküsü, eskiden Cezayir’e gidenler geri dönmezdi de ondan.
Anadolu insanı için bu bir manasız savaştır, Cezayir'e giderken gelin kocasını,
ana kuzusunu geri dönmemek üzere yolcu etmiştir. Baba evinden çıkan kız da yeni
evinin kadını olacaktır. Kadın baba evine tekrar gelmeyecektir. Orada bir niyaz
vardır. “Al başınla git, ak başınla gel”, yani saçın ağarıncaya kadar buraya
gelme.
Halk hekimliği: Cilt kanserinin yöremizdeki adı “gövündürme”dir.
Yanmadan mütevellit gövünmedir. Gövündürme diye de bir ot vardır. Yüzde yüz
tedavi edici özelliğe sahiptir. Kocakarı ilacıdır deyip geçilmemesi tavsiye
edilir.
Hayvancılık: Mut'ta Alagöz adında Hacahmetli köyünden bir vatandaş
Silifke'de bir eve misafir olur. Evdeki kilimin üzerinde elini gezdirmektedir.
Onun bu halini dikkatle izleyen ev sahibi “Ne oldu, neye bakıyorsun?” diye
sorar. “Yahu bu çulun kılı benim davarın kılına benziyor da” diye cevap verir
misafir. Sonraları araştırılır ki kilim, Alagöz Koca’nın davarının kılından
yapılmadır. İşte yöre insanı, davarının kılını tanıyacak kadar dikkatlidir…


BİR KÖKLÜ GELENEK, YÖRÜKLER:
Çağımızın hızla değişen
koşulları Yörük-Türkmenleri’nin yaşamında donmuş kalmış gibidir. Uygarlığın
nimetlerinden pek azını kullanırlar. Bolkarlar’ın karlarla kaplı koyaklarını her
yaz, yurt yurt, yayla yayla, çadır çadır paylaşırlar. Dağların birliğini
yüzyıllardan beri yalnızca onlar sağlarlar, gizlerini de bir tek onlar bilirler.
En saf, en ak pınarların gözlerine yalnızca onların ağızları değer, onların
gölgeleri düşer. Ağıtlarında Yunus Emre’yi, Pir Sultan Abdal’ı, sevinçlerinde
Karacaoğlan’ı, masallarında da Dedem Korkut’u anlatır, söylerler. Poyraz ve
rüzgar yanığı yüzleri, yeşilken kendi fidesinin üstünde kararan biberler kadar
mor ve siyahtır. Boyları bodur çalılar örneği kısa, küt ve sağlamdır. Toros
kayalıklarının direncini, özelliklerini taşırlar sanki. Giyimleri, kuşamları
meyveli kiraz dalından farksızdır, abaları bir renk ve nakış yüküdür.

TÜRKİYE’NİN SON KONAR-GÖÇER OYMAĞI: SARIKEÇİLİ
YÖRÜKLERİ
Mersin’de Türkiye’nin son konar - göçerleri, Sarıkeçililer
yaşamaktadır. Bugün geriye sadece 50 hanelik bir Sarıkeçili ailesi konar - göçer
hayat sürmektedirler. Bir başka ifade ile topraksızdırlar. Hayatları, bütün bir
yıl yayla-sahil konup göçmekle geçmektedir. Kışları Aydıncık - Silifke – Gülnar
- Anamur sahillerinde; yazları da Konya’nın Seydişehir - Beyşehir yaylalarında
kira ile yazlamaktadırlar.
Sarıkeçililerin bütün varlığı deve, davar ve deve
sırtında taşınan ev eşyalarıdır. Sabah gün doğmadan çadırlar sökülüp, develere
sarılır, öğleye yakın müsait bir alana çadırlar kurulur. Ertesi sabah aynı
uygulama yenilenir. Bazı konaklamalar iki günü bulabilir. Genellikle göç yolları
bellidir. Yolun geçtiği köylerin muhtarlığından geçiş izni alırlar. Her
geçtikleri ilçede adamları vardır. Bu vasıta ile sürünün aşısı ve doğum ölüm
gibi işlemleri yapılır.
Yolculukları süresince güneşe bakarak saatlerini
tespit ederler. Kendilerince geliştirilen takvimlere bakarak ve geceleyin
yıldızların durumuna göre hava tahminleri yapılır. Kimi fırtınalar yaklaştığında
çadırlar kaldırılamaz, kimi belli günlerde de sürüler güneşe
çıkarılmaz.
Düğün ve cenaze merasimleri en yakın köyde yapılır. Ölüleri
hayvan sırtında yakın bir köyün mezarlığına taşınıp gömülür, ölüleri dağda
bırakma adeti yoktur. Düğün için kız tarafı başlık alır. Başlık deve ve keçi
olduğu gibi kısmen altın ve nakit para da olabilir.
Kış aylarında kaldıkları
mevkiler, baharda göçtükleri yerler, hayvanlarının daha rahat etmesine bağlıdır.
Hayvanların ölümüne neden olan kene yüzünden bir kış kışladıkları yurtluklara
gelecek yıl konamazlar. Bir başka ifade ile her kış kışlakları, her bahar göç
yolları değişecektir.
Her geçen gün tarım alanlarının genişlemesi, devletin
orman dikim çalışmaları ve en önemlisi çağın gereği bu hayatı sona erdirmeye
zorlayan etkilerle Sarıkeçililer hızla tükenmektedir.

BİR YERLEŞİK
OYMAK: TAHTACILAR
Taşeli yöresinde tahtacılar da yaşamaktadır. Silifke
(Kırtıl) Bahçe obası, Mut Köprübaşı, Kumaçukuru, Sinamış, Ermenek, Anamur
Bozyazı (Bahçeyokarısı) ve Gür (Sarıkavak) Tahtacıları
başlıcalarıdır.
Tahtacılar daima ormanlarda yaşarlar. Üç beş katırları ve
merkepleri vardır.Yegane sermayeleri bu hayvanlarla baltaları ve
bıçkılarıdır.

Mersin Kızılkaya’da yapılan söyleşide bir tahtacı erkeği
şöyle aktarmıştır:
“15-16 yaşındayken ikrar verdiğimiz, dedelerimizin verdiği
nasihatten çıkmamaya, eline, beline, diline deyi yemin ederdik. “İkrarın var mı,
yok mu” derlerdi. Bir adam “ikrarım var” derse söylediğine de inanırlardı.
“İkrarım yok” dedi mi “yularsız eşeğe benzer” derlerdi.

HALK
MİMARİSİ
Mersin Evleri: Mersin, bir 19. yüzyıl kenti olması nedeniyle
daha önceki yüzyılların getirdiği geleneksel Osmanlı dokusuna sahip değildir.

Mersin evlerinde cephelere önem verilmiştir. Simetrik görünüşlü cephelerde
ana giriş, bazen kemerlerin içinde yer alan, bazen üçgen alınlıkla
taçlandırılmış, iki yanı sütunlu kapılarla vurgulanmıştır. Çift kanatlı
pencerelerin yanı sıra, ikiz kemerli veya oval pencereler ve mutlaka bunlarda
yer alan panjurlu kepenkler sokak cephelerinin değişmez özelliğidir. Kuşkusuz,
bu cephelere hareket kazandıran en özgün öğe, giriş üstünde yer alan cumbalar ve
balkonlardır. Bazen üçgen alınlıkla taçlanan cumbalar, konsolların taşıdığı
ahşap, kapalı balkonlar, demir şebekeli açık balkonlarıyla Mersin evleri, 19.
yüzyıl sonları konut mimarisinin tipik örnekleridir.

EL
SANATLARI

DOKUMACILIK: Mersin yöresinin bir Yörük cenneti
olduğunu belirtmiştik. Bunların büyük bir kısmının toprağa yerleşmesine karşılık
özellikle yaz aylarında yaylalara göç, vazgeçemedikleri gelenekleridir. Onların
vazgeçemedikleri yalnızca göç değildir elbette, eski hayatlarının pek çok
parçası ile birlikte dokumalarıdır aynı zamanda.Yörede, Mekikli, Mekiksiz,
Çarpana ve Kirkitli dokumaların en güzel örnekleri dokunur.

A -
KİRKİTLİ DÜZ DOKUMALAR
KİLİM: Yöre dokumacılığının en güzel
örneklerini veren kilimler, üzerindeki yanışlarla bir başka güzelleşirler. Bu
yanışlar hiç bir yerde duramayan, göze en ufak ziyan vermeyen, gezgin, göçebe
duygular, ürkek, çocuksu, saf renkler, bir uçtan öteki uca yanıp tüterek, kalın
ısdar tarağının ağzından kurtularak, çılgınca akmışlar kilimin üstüne.
Birbirinin içine girmiş, pişmiş renkler, düğüm ve ilmeklerle kardeşleşip
kaynaşarak, sonsuzluğun içinde yok olup erimekte. Küçücük parçalardan oluşan
nakışlar; yer yer sıçramalar yaparak, kusursuz bir bütünlük meydana
getirmekteler.
ALAÇUVAL: Geç kızların çeyiz eşyası arasında baş
sıralarda gelir. Çok zengin bir renk ve motif hazinesi halindeki ala çuvalların
gerek motif gerekse renk uyumu yönünden, Türk kadınının iç dünyasına açılan
penceredir diyebiliriz. Çadırların genellikle sağ köşesine konulur. Çadıra
girişte rengarenk yanışlar bir tablo gibi insanı kendine cezbeder. Renkler ve
motifler cıvıl cıvıl ötüşür, sıcak bir sevgi sarar ruhu; her yanış bir duyguyu
fısıldar; sükunet, haz, aşk, dostluktur bu. Bir sıra yanış sizleri nazardan
korumak için, bir sıra yanış sihirden korumak, biri güçlülüğünüze, biri
sevdiğinize kavuşmaya hep dua edecektir.
KIL ÇUVAL: Ala çuvallar
genellikle giyeceklerin korunma ve saklanmasında kullanılırken kıl çuvalları
tahıl, yiyecek kapları gibi eşyanın taşınması ve konulmasında kullanılır.
Atkılığı ve çözgülüğü kıldan oluşur. Üzerine esasen (yanış) konulmaz. Eğer yanış
kullanılacaksa basit olduğu için bıtırak, sinek, meneğ, şakka yanışları tercih
edilir.
UN ÇUVALI: Un çuvallarının atkılığı ve çözgülüğü yün veya
pamuktur. İçine yiyecek maddeleri konulan bu çuvallar, deve veya eşeğe
yüklenerek taşımada da kullanılacaktır. Bıtırak, sinek, şakka, meneğ, sığır
sidiği yanışlarını çuval üzerine serpiştirilmiş halde her zaman görmek
mümkündür.
ÇUL: Yörüklerde ev sergisi olarak çul yerine kilim
kullanma geleneği zayıftır. Yer döşemesinde keçe kullanıldığını belirtmiştik.
Buna rağmen sergi için veya eşya örtüsü için her aile birden fazla çula
sahiptir.
SOMAT: Üzerine konan leğen içinde hamur yoğrulur. Saçta
pişirilen ekmekler arasına konarak kuruması önlenir; kurumuş ekmekler elle
sulanıp arasına konarak yumuşatılır.Yemekler, üzerinde
yenilir.
SECCADE: İslamiyet’in kabulünden sonra Türk dokuma türleri
arasına giren seccadeler, "farda" tekniği ile dokunur. Yani iki yüzü de aynı
görüntülüdür. Genellikle "farda" ve "saksağan" yanışlarını kullanmak tercih
edilmiştir.
HEYBELER: Çobanların içinde yiyecek taşıması, alış-veriş
merkezlerinden karşılanan ihtiyaçların eve getirilmesi, yerleşim yerine uzak
olan pınarlardan alınıp kaplara konulan suyun taşınması gibi pek çok fonksiyonu
olan heybeler, bütün Yörükler’de vazgeçilmez bir dokuma türüdür.
MUZ
LİFİYLE DOKUNMUŞ KİLİM: Bozyazı’da önemli bir ekonomik gelir kaynağı olan
muz bitkisinin dış gövde kabukları sıyrılarak ince parçalara dönüştürülür. Bu
parçalar suda uzun süre ezilerek yıkamaya tabi tutulur, lif haline getirilir.
Biriken lifler güneşte kurumaya bırakılır. Kuruduktan sonra “eğirtmeç”le eğrilir
ve ip haline getirilerek yumak biçimine dönüştürülür, “ıstar” adı verilen ağaç
dokuma tezgahlarında değişik boy, ebat ve desende dokunur. Şimdiye kadar başka
bir yerde örneğine rastlanmayan kilimden bugün için elimizde iki adet
bulunmaktadır.
TÜLÜCE: Saçak yünler, ayrı ayrı renge boyanır.
Düğümlemek için direziden geçecek yünler üçer kirtilir. Baklava dilimleri başta
olmak üzere geometrik desenler verilir. Tülüce çobanları soğuktan koruyucu,
soğuk havalarda ve yaz günlerinde dışarıda oturmak için yer yaygısı olarak
kullanılır.

B – MEKİKLİ DÜZ DOKUMALAR:
ABA (Bİ-NAMAZ ABA):
Düz dokuma tekniğine girmek istediğimiz bu bölümde, Türkmenlerin büyük
çoğunluğunun şalvar veya ceket olarak kullandığı “Aba”lardan kısaca söz etmek
isteriz.
“Çulfalık” denilen dokuma aleti ile dokunur. Yaklaşık 50 cm
enindedir. Kaldırıp bakıldığında arka tarafı görülebilir. Elyafların birbirine
kaynaşması sonucu elde edilir. Başlangıçta soğuk su dökmek suretiyle bir saat
süreyle bisiklet pedalı çevrilir gibi karşılıklı ayak tabanları altında ezilir.
Daha sonra, salıncak ipi gibi yüksek bir yere asılır. İki ucu birbirine
dikilerek arasına 20-30 kg ağırlıkta bir cisim konulur. Bu ağırlık depme
sırasında meydana gelen kırışıklıkları nispeten telafi ederken; depmenin her
tarafının da aynı düzeyde pürüzsüz olmasını sağlar (bir nevi ütülemedir). Asılı
halde suyu da çekilmektedir. Depme için soğuk su yerine ilk anda sıcak su
kullanıldığı taktirde “siğilenir” yani pürüzlenir.
SAVAN: Culfalık
denilen yer tezgahlarında dokunur. Bu örtü, 60-70 cm olan üç enin yan yana
dikilmesi ile istenilen boyda yapılmaktadır. Milli kültür değerlerimizden olan
culfanlığın tarihi Orta Asya Türklerine kadar dayanır. Savan genellikle halı ve
kilim üzerine serilen örtüdür.
Savanın dokunduğu culfalık tezgahında çeşitli
giyecekler için “kumaş”, “battaniye”, “havlu”, “çıpıt” denilen yolluk, “güdük”
denilen erkek gömlekleri, “peşkir” denilen yüz havlusu, “savan” denilen ince
kilim, “göynek” denilen iç giyim ve dokunmaktadır.

C –
KEÇE
Dokunmamışlar grubunda yer alan bir el sanatı ürünüdür. Yün yayda
atılır. Çıkan belli miktardaki yün, yayın çubuğuyla (çirti) yerden yuvarlanarak
bir kenara götürülür. Çirtiyle toplanmış bu yüne “Dulup” denilir. Yapılacak
keçenin boyunda yere serilen çulun üzerine, yaklaşık 10 cm kalınlıkta duluplar
yerleştirilir. Üzerine su serpilir. Amaç yünün birbirini tutmasıdır.

Kalıplaşan yün (keçe) yumruk büyülüğünde döşenmiş taşlar üzerine serilir.
Bir kenarı yarım turla içe bükülür. 8-10 kadın bu bükülü kısma dizleri üzerine
oturarak kollarının bilekle dirsek arasına korlar. Ellerini yakmayacak ısıda
tutulan suya kolları altındaki keçe üzerine dökerken, kadınlar, hep birden bir
ileri bir geri ezmeye başlarlar. Bu durum keçenin ilk başlanılan kısmından
bitimine kadar sürer. Ne kadar tur devam ettirilebilirse keçe o kadar iyi
olacaktır.
Keçeler kara çadırların üst, yanlar ve arka kısmının
kapatılmasında kullanılır. Yağmuru geçirmez, soğuk ve sıcağı ayarlı tutar.
Çobanlar için “kepenek” yapılır. Betonarme ve toprak yapılı evlerin tabanına
serilerek soğuğun etkisinin azaltılması sağlanır. Hayvan semerlerinin iç
kısımlarında kullanılır.

D- ÖRÜCÜLÜK
Bölgede Şiş, Tığ, İğne ve
Mekik örücülüğü; Ayrıca, köy düğümü (bağlama), Ağ yapımı ve Bitkisel örücülük
oldukça yaygındır. Bunlar arasında yer alan iğne oyalarından biraz
bahsedelim:
İĞNE OYALARI: Daha çok Çamlıyayla ve Tarsus ilçelerinde
yapılır. Ulamalar, (çokca namaz örtüleri için yapılan ve birli zincir şerit
üzeride çiçek meyve vb. yerleştirilerek hazırlananlar); daha büyük yapılı ve baş
süslemelerinde kullanılan hotozlar; göğse, başa takılan (bir veya birkaç çiçeğin
buketi), saksı ve kır çiçeklerinden esinlenerek yapılan başörtü kenarlıkları
başlıcalarıdır. Bunlar için stilize edilmiş bitkiler, çeşitli geometrik
şekiller, sebze ve meyvelerden örnekler kullanılır. Ayrıca sembollerin de yer
aldığı oyalardan başka “Türkan Şoray’ın Göbeği”, “Zeki Müren’in Kirpiği” gibi
benzetmeler de yapılmaktadır.

Bu Sayfayı Paylaş :
Gönderen
cıkolata
Tarihi ve Saati
24.02.2009 11:14
Okunma
1868
Değerlendirme
Sen de Oy Ver
Favorilere Ekle Mesaj Gönder Arkadaşıma Gönder Sayfayı Yazdır

İlk Yorumu Sen Yaz

 
 
En Çok Okunanlar
Editörün Seçtikleri