Buradasınız  :  Anasayfa > Kategoriler > ATLAS Dergisi > Seyahat > 
ATLAS Dergisi
Hafta sonu tatili için farklı bir rota
Trakya'nın gür ormanlarından denizin en güzel köşelerine... Atlas Tatil Vize'den İğneada'ya, Kastro'dan Kıyıköy'e uzanan yollarda dolaştı.
Elmalıdere Karadeniz'e Istranca Dağları'ndan akıyor. Denizle de Kastro sahilinde buluşuyor.

Fotoğraf: Gökhan Tan

Geçenlerde, yabancı kanallardan birinde bir reklam filmi seyrettim. Takım elbiseli şık bir adam, son model arabasıyla ağaçlı bir yolda ilerliyor. Yüzünde, arabam ne rahat ya da doğayla iç içe olmak ne kadar güzel ya da en azından yaşam ne kadar hoş gibi birçok anlama yorabileceğiniz, huzurlu bir o kadar da rahatsız edici bir gülümseme var. Bense reklamın nereye varacağını anlamaya çalışıyorum. Derken araçta bulunan telefon çalıyor. Telefonun ucunda, iş seyahatinde bulunan babasını merak eden küçük çocuk var. Takım elbiseli şık adamın yüzündeki gülümsemenin gerçek nedeni de bu sırada ortaya çıkıyor. Bu reklamda iki gönderme var. İlki gayet açık. Üzeri ağaç dallarının gölgesiyle örtülü ulaşılmaz yollarda iş seyahatinde olmak sizi korkutmasın. Oğlunuzun sesi size bir telefon cihazı kadar yakındır. İkinci ve üzücü olan, üzeri ağaç dallarının gölgesiyle örtülü yollar, cep telefonu reklamlarının, oraları bile kapsama alanına aldık gibi bir gurur vesilesi yapacakları kadar şehre uzaktır.

Reklamdan bir hafta sonra, aynı, takım elbiseli şık adamın geçtiği yol kadar güzel bir yolda ilerliyoruz. Aracımız da takım elbiseli şık adamın arabasından aşağı kalmayan bir cip. Allah'a şükür henüz çoluk çocuğa karışmadığımız için cep telefonlarımız kapalı. İstikamet İstanbul'un batısında kalan Karadeniz kıyıları. Mümkün olduğunca çok yere uğramak istiyoruz. Bilmediğimiz ve bize çekici gelen tali yollara girme ihtimalimizin kuvvetli olduğunu da hesaba katarsak vaktimiz kısıtlı. Zaman kazanmak için yolculuğa paralı otoyolu kullanarak başladık. İstanbul'dan Edirne yönüne doğru giderken, Çerkezköy çıkışında paralı otoyoldan ayrıldık. Önce Çerkezköy ve sonra Saray'ı geride bıraktık.
Birçok yerleşim ilk bakışta büyülü bir görüntüye sahip olmamasına rağmen, biraz tanımaya başlayınca karşımıza hiç beklenmedik manzaralarla çıkar. Güngörmez köyünde bu durum bir anda arabamızın önüne çıkan bir tesadüfle gerçekleşti. Saray ilçesini henüz geçmiş ve Kıyıköy yoluna sapmıştık. Yolda, çoğu gençlerden oluşan bir kalabalık görünce yavaşladık. Hepsi beyaz gömlek giymiş, boyunlarına kırmızı yemenilerini bir izci gibi bağlamış on on beş kadar genç, davul zurna eşliğinde yürüyordu. Gençlerin önünde sancak taşıyan bir başka delikanlı vardı ki taşıdığı şey bu görüntüsüyle sancaktan başka her şeye benziyordu. Sancağın bağlı olduğu uzun sopanın üzerine, hepsinin yeni olduğu belli havlu, şalvar, yemeni gibi şeyler asılmıştı. Görüntünün ilginçliği üzerine arabadan inip peşlerinden gitmeye başladık.

Grup, köydeki her eve uğrayıp davul zurna eşliğinde ev sahibini dışarı çağırdı. Ev sahibi dışarı çıkınca gençler sırayla el öptü. Ev sahibi kadın ise sancağın üzerine bahsettiğim şeylerden birini asıyor, erkekse davula para sıkıştırıyordu. İşin ilginç tarafı, evinde bulamadıklarını gidip bahçesinde çalışırken yakalıyorlar ancak bahçede çalışırken dahi duruma hazırlıklı olduğu belli olan köy sakinleri, yanlarında bulundurdukları yeni bir eşyayı sancağın tepesine bağlıyordu.
Güngörmez köyündeki bu şaşırtıcı manzara, köyün askere giden gençlerinin veda töreniydi. Sancağa bağlanan eşyalar daha sonra gençler tarafından paylaşılacak, kimi verilecek veda yemeğine gelir sağlamak amacıyla bunları satacak, kimi de kullanabileceği havlu gibi eşyaları asker ocağına götürecekti. Askere giden gençlerin köyü bu şekilde dolaşması Saray çevresindeki köylerde yaygın bir âdetti. Bizim karşımıza, Kıyıköy yolunda bir tesadüf olarak çıktı. Güngörmez köyünde askere giden gençleri seyretmekten başka bir şey daha yaptık; köy meydanındaki fırından sıcak ekmekler satın aldık. Köyün en az adetleri kadar ilginç ismini pek kurcalamadık. Herhalde ondan da bir başka konunun yazısı olacak kadar çok hikâye çıkardı.

İlginç, hatta garip isimli yerleşimler söz konusu olduğunda elimize su dökecek memleket herhalde azdır. Sıradaki durağımız Kastro sanırım bu tezimi doğrular nitelikte. Bu isme sahip bir yeri insan ister istemez merak ediyor. Kıyıköy yolunda ilerlerken Kastro yazılı büyük levhanın gösterdiği yöne, sağa yani deniz yönündeki dar yola giriyoruz. Denize henüz yaklaşamamışken, yola saptıktan iki kilometre sonra ilk su manzarasıyla karşılaşıyoruz. Üzerinden geçtiğimiz köprü, artık sadece yeni baraja su taşıyan Bahçıvan Deresi'ne ait. Dere biraz ileride baraj gölüyle birleşiyor. Henüz kahvaltı bile etmedik ve arabada, soğutmanın bir günah sayılabileceği kadar güzel köy ekmeklerinin kokusu var. Dere kenarında tahta bir masa bizi bekliyor. (Bu günahın ve açlığımızın Tanrı da farkında.)
Yola devam ediyoruz. Stabilize yol deniz kenarına, yani Kastro sahiline çıkıyor. Giriş bir engelle kapatılmış. Arabayla yaklaştığımızı gören posbıyıklı bir adam koşarak bize yaklaşıyor. Karadenizli olduğu her halinden belli bu sevimli adam, koyun yeni işletmecisi. Aracın giriş ücreti olan bir milyonu ödemeden önce, Kastro isminin nereden geldiğini bilip bilmediğini soruyorum. Rizeli işletmeci, bu isimde Kübalı bir lider olduğunu ve koyun isminin bu adamla bir ilintisi bulunduğunu söylüyor. Peki, diyorum adamın ismi ne amaçla Karadeniz kıyısında bir sahile verilmiş olabilir. İşletmeci bu kez Karadenizliliğine sığınarak, Ben Rizeliyim, o kadarını bilemiyorum diyor. İçeri giriyoruz. Kastro'nun ismi üzerine eylemlerim devam edecek.

Kastro bu seneye kadar, Orman İşletme Müdürlüğü'nün idaresi altındaymış. Bizi içeri alan kişi, işletmeyi orman idaresinden henüz devralmış. Girişe göre sol tarafta yer alan piknik alanındaki kalabalığı gördüğümüzde, buranın pek de bilinmeyen bir yer olmadığını anlıyoruz. Ağaçların altından yükselen mangal dumanları ve sazlı sözlü gruplar göz önüne alındığında, aklınıza Belgrad Ormanı tadında bir yer gelebilir. Ancak Kastro'nun herhangi bir orman içi piknik alanından çok daha farklı özelliklere sahip olduğunu belirtmek lazım. Yol boyunca içinden geçerek ilerlediğimiz ormanlık alandan gelen Elmalıdere, denizle bu noktada buluşuyor. Piknik alanı, dere kenarını kısa bir süre takip ediyor. Ondan sonrası sık ormanlık. Dere kenarında ufak bir iki iskele ve birkaç balıkçı teknesi var. Teknelerin derede demirli olması şaşırtmasın, hepsi denizde çalışan tekneler. İskelelerin bulunduğu noktadan, derede gezmek amacıyla sandal kiralamak mümkün.
Mangalla, sazla, sözle aramız ne kadar iyiyse, suyla mesafemiz de bir o kadar uzaktır. Piknik alanında cümbüş sürerken, uzun kumsalda top oynayan iki üç çocuk dışında bir Allah'ın kulu yok. Dere ve ormana diyecek laf yok ancak, bu haliyle bize en çekici gelen yer kumsalın sıcak, sapsarı kumları. Elbiselerle, güneşin alnında uzanıp denizi seyrediyoruz. Yakınımızda bir balıkçı serpme ağ ile avlanıyor. Balıkçımın görüntüsü, serpme ağ avını daha önce görmeyenler için oldukça değişik. Elinde ağ, üzerinde göğsüne kadar uzanan su geçirmez tulumuyla deniz kenarında ayakta bekliyor. Ağın ucunu dişleriyle tutuyor ve sürekli, pür dikkat denizi seyrediyor. Tecrübeli gözleriyle bizim fark edemediğimiz bir balık hareketini fark ettiğinde suya atlayarak ağ fırlatıyor. Bu hareketi öyle ani yapıyor ki, adamı bir kıyıda bir de denizde ağ açmış haliyle görebiliyoruz.

Balıkçı, kıyıda tutacağı kefallerin derdine düşmüşken, ben kendi derdimle, yani Kastro ismiyle kavruluyorum. Balıkçının oranın yerlisi olduğuna kanaat getirdim ancak adam serpme ağın ucunu dişleriyle tuttuğu için benimle konuşamıyor. Uzun süre adamın etrafında cebelleştiğimi gören kafası kıyak başka bir balıkçı yanımıza geliyor. Ben günün sorusunu ona da yöneltiyorum. Adam konuşmaya epey hevesli;
Abi, Kastro kasatura demektir. Kasatura da kapan anlamına gelir. Burası, uzun yıllar boyunca kıyıdan kaçakçılık yapılan bir mekân olduğu için eskiler buraya kapan demişler. Yani kapana kısılma, yakalanma manasına. Avıyla meşgul balıkçı bile bu kadar saçmalığa tahammül edemediği için dişlerinden ağı çözüp duruma müdahale ediyor. Abi bakma sen ona, buraları eskiden Kastro diye zengin bir adama aitmiş. Rum ya da Ermeni ama gayrimüslim bir zat işte. Daha sonra başkaları da balıkçının söylediğine yakın şeyler söyledi. Gerçekten de eğer Fidel Castro'nun ismi inanılmaz bir şekilde buraya gelmediyse, daha önce bu topraklarda yaşamış aynı isimli, nüfuzlu bir kişinin bölgeye adını vermesi daha olası. Konuyu bu yazıda burada bitirmekle birlikte, içimdeki Kastro alevi henüz sönmedi.
Güneş yavaş yavaş yatmaya başladı ve gitmek istediğimiz yerler sadece Kastro'yla sınırlı değil. Geldiğimiz yoldan geri dönerek Kıyıköy'e devam ediyoruz. Eski Meydan Larousse, Kıyıköy'ün Vize'nin 40 kilometre doğusunda küçük bir iskele olduğunu yazar. Ancak köye inen yoldaki ilk görüntüsünde bile Kıyıköy oldukça eski bir yerleşim olduğunu belli ediyor. Kent, liman olarak kullanılmaya oldukça müsait ufak bir koyun yanında birdenbire yükselen ve bu özelliğiyle hem denize hâkim, hem de savunulma güvenliği oluşturan bir tepenin üzerine kurulmuş. Kasabanın girişi, tepeden kuşbakışı görünenleri doğruluyor: Eskiden kenti çepeçevre sardığı belli olan yüksek sur kalıntıları ve hâlâ sağlam durumdaki eski kent kapısı. Limana inildiğinde, biraz araştıran bir gözle bakıldığında şehirden denize inen surlara dair izler göze çarpıyor. Kasabanın içinde ufak bir turla belki geçmişe dair başka ipuçları bulunabilir. Köye bir kilometre uzaklıktaki, tamamı kayalara oyulmuş Aya Nikola Manastırı da Kıyıköy'ün eskiden hiç de sıradan bir yerleşim olmadığını doğruluyor.
Eski zamanın insanları Kıyıköy'ün yerini belli ki güvenlik nedeniyle seçmişler. Bizim tercihimiz köyün deniz manzaralı teraslarında birer akşamüstü birası içmek olabilir. Bu, güzel bir akşam yemeği de olabilirdi. Ancak dere kenarında yenilen sıcak ekmekleri henüz sindiremedik. Akşam yemeği için kamp kurmayı planladığımız İğneada'yı bekliyoruz.
Kıyıköy'den 34 kilometrelik bir yolculukla Vize'ye varıyoruz. Vize'den İğneada sapağı 18 kilometre çekiyor. Yolculuğun en zevkli kısmı, bu sapaktan İğneada'ya uzanan 62 kilometrelik mesafe. Özellikle Demirköy'ü geçtikten sonra sık ağaçlığın içinden ilerleyen orman yolunda. Yazının başında, dalları yolu gölgeleyen yoldan bahsetmiştim. Bu bölümde ağaçlar zaman zaman o kadar sıklaşıyor ki dallar yukarıda birleşerek ışığın zemine ulaşmasına engel oluyor.
İğneada'ya ulaştığımızda güneş batmak üzere. Karanlık basmadan kamp için uygun yeri belirleyip yerleşmek istiyoruz. Ormanlık alan içerisinde kamp kurabilmek için geç kaldığımızın farkındayız. Kasabanın içinden geçerek, denizi takip ediyor ve merkeze üç kilometre uzaklıktaki limana gidiyoruz. Güneşi deniz kıyısında batıracağız. Ancak rüzgâr konusunda pek şanslı olduğumuz söylenemez. Rüzgârın şiddeti, deniz kıyısına kamp kurmaya engel olacak ve daha da önemlisi, olmazsa olmaz kamp ateşimizi çevreye dağıtabilecek kadar çok. Kamp için limanın sonunda, mendireğin arkasındaki düz alanı tercih ediyoruz. İyi de ediyoruz. Bölge halkının önemli geçim kaynaklarından biri de baltalık tabir edilen, ormanın halkın kullanımına açık bölgelerinden kesip sattıkları odunlar. Kamp yerimiz tonlarca odunun yığıldığı yere çok yakın. Daha sonrası malum. (O akşam doğum günümdü. Eğer beni affederlerse odunları doğum günü hediyem olarak kabul ettiğimi söylemek istiyorum.)


REHBER
KONAKLAMA

İĞNEADA

Işık Pansiyon 288-692 20 07
Yasin Pansiyon 288-692 20 99

RESTORAN

Köşk Restoran
Kıyıköy
288-388 60 31

Bahar Köfte Salonu
Ahmetbey Kasabası, Lüleburgaz
288-423 15 97

Bonanza Alabalık Restoran
Demirköy,
0533-332 61 95

Koru Restoran
Kıyıköy yolu Saray çıkışı
288-768 24 48

Bu Sayfayı Paylaş :
Gönderen
ATLAS
Tarihi ve Saati
11.04.2008 10:10
Okunma
17623
Değerlendirme
Sen de Oy Ver
13 kişi
Favorilere Ekle Mesaj Gönder Arkadaşıma Gönder Sayfayı Yazdır

chlebi | 13.04.2010 17:23:00
Merhaba
Yazınız çok güzel, zevkle okudum.
Belki bu beğeni, yeni işletmeciliğini üstlendiğim Kastro'nun isminin zikredilmesinden dolayıdır, belki de orada yıllarca çadır kampçılığı yaptığım için içimde biriken Kastro aşkındandır.

Evet yıllarca kampçılık yaptım ve her Türk insanı gibi refleks olarak yine yıllarca olumsuzlukları bol bol eleştirdim. Sonunda ''eleştirmek kolay, gir bakalım işin içine'' diyerek tamamen idealist bir hamleyle işletmeciliğe başladım.

Elbette her işte olduğu gibi, bizim işimizde de zorluklar var. Lâkin ben orayı daha yaşanılır yapmak adına kararlıyım. Anlattığınız Fidel castro hikayelerine bir kaç eklenti de ben yapabilirim.

Bir akşam serinliğinde Bahçıvan dere denize kavuşmadan durağan bir göl havasındayken, hemen yanıbaşında soğuk bira içmeye buyurursanız memnun olurum.
Bu yorumu faydalı buluyor musun? | Evet | Hayır
Evet : 0 Hayır : 0

 
 
En Çok Okunanlar
Editörün Seçtikleri
Alışveriş
 ADnet Reklamları Siz de reklam verin