,
Buradasınız  :  Anasayfa > Kategoriler > ATLAS Dergisi > Bin Bir Gece > 
ATLAS Dergisi
İn mi, cin mi?
Hepimiz ruhunu bakır sürahilere, camdan kavanozlara kapatmış in'leriz. Pek çok defa ecinnilerimizi topluca dev kavanozlara kapatanlar da çalışmakta olduğumuz sırça plazalardır. Ruhumuzu köle yapmış, bedenimizin kölesi olarak çalışıyoruz, yaşıyoruz.
Ayda bir defa bu yazıyı bazen İstanbul trafiğinde bir otomobilin içinde, bazen de bir çölde palmiyelerin altında yazıyorum. Bu durumda bulunduğum yer, bulunduğum koşullar düşünme biçimimi şekillendiriyor. Bazen nereden yazdığımı söylüyorum, okura kolaylık olsun diye, bazen söylemiyorum sözcüklerden tasarruf etmek için. Gördüğümüz gibi şu halde bile iki okka kelimeyi torbaya attık.

Nil Nehri üzerinde adına 'felluka' denilen eski tarz küçük bir yelkenliyle günlerce süren bir maceraya kendimi hazırlamıştım. Ona göre eşyalarımı almıştım. Ne var, olmadı işte, onun yerine lüks bir gemiyle bu yolculuğu yapmak zorunda kaldım. Olmadı, çünkü emniyet koşulları yüzünden Mısır hükümeti fellukaları uzun yolculuklara çıkarmıyor. Yola çıkan yolun karakterini kazanır, ben de o otel geminin üst güvertesinde muazzam bir yazı yolculuğu yaptım.

Şaşkınlık Düğünü

Gerçi Mısır yolculuğumun Nil bölümü beklediğimin dışında gelişse de, çöl bölümü beklediğim gibi gerçekleşti. Hem de beklediğimden daha muhteşemdi. Libya sınırındaki çöl kasabası Siva'da geçirdiğim günler, bana 'Sen hayatın boyunca gerçekten şaşırdığını mı sanıyorsun? Gör bakalım şaşırmak nasıl oluyormuş' seviyesinde bir şaşkınlık düğünü sundu. Şimdi yeni bir çöle gidiyorum, Hindistan'da bir çöle. Bu böyle gidecek; çöl, İstanbul, tekrar çöl, tekrar İstanbul, bir altı ya da yedi, hatta belki sekiz ay. Bakalım hangi yazı İstanbul'a, hangisi çöle denk gelecek.

Neden bunu yapıyorum? İz sürmek için. Çünkü Binbir Gece Masalları'ndaki İfrit, balıkçıya şöyle seslenir: 'Ey balıkçı beni izle!'

Hepimiz bahtımızın peşinde olduğumuz için, kısmet denizinin dalgalarında rızkımızı aradığımız için, birer balıkçıyız aslında. Eğer ki, içimizdeki ruhu cin kabul edip Davud'un oğlu Süleyman'ın yaptığı gibi bir sürahiye kapatırsak, ağzını sıkıca mühürleyip bir de denize atarsak, izleyeceğimiz iz kendimize ait olmayacaktır?

Ruhumun İzi

Hepimiz ruhunu bakır sürahilere, camdan kavanozlara kapatmış in'leriz. Pek çok defa ecinnilerimizi topluca dev kavanozlara kapatanlar da çalışmakta olduğumuz sırça plazalardır. Ruhumuzu köle yapmış, bedenimizin kölesi olarak çalışıyoruz, yaşıyoruz.

Neyin izini sürüyorum, kavanozun içinden kurtardığım, aslında kendimin bastırdığı, toplumun beni bastırması ve benim de onu bastırmam yüzünden bastırdığım ecinnimin, ruhumun izini sürüyorum.

Nil nehrine yüz kilometre kadar uzakta başka bir çöl vahası vardır. Bu vahanın adı Fayyum'dur. Eski adını merak edenler için söyleyeyim, Timsahlar Kenti'dir. Çölün ortasında timsahların yaşadığı bir nehir yoktur ama, Nil Nehri'ni denetlemek için antik zamanda burada bir göl oluşturulmuştur. O vakitler içinde timsahların yüzdüğü, Tanrılarının timsah başlı Sobek olduğu bir göldür. Bu gölün sonraki adı ise Karun'dur. Kutsal kitapların sözünü ettiği Karun'un gölü. Onun hikâyesi de ilginçtir ama ben size bu şehrin bir diğer adından söz edeyim daha iyi. Fayyum'um çöl tepeciklerinin altından enkazları görülen bu eski şehrin adı Labirent'tir. Heredot'un, Strabon'un bizzat gelip gördüğü efsanevi Labirent. Beşyüz odası yerin üstünde, beş yüz odası yerin altında bir dolambaçlar kenti. Eski Mısırlılar bu labirent şehri, iz sürmek için yapmışlardı. Kendi izini sürmek için. Beynin kıvrımları gibi kıvrımlı yollarda kaybolan ruhun izlerini.
Bu Sayfayı Paylaş :
Gönderen
Özcan Yüksek
Tarihi ve Saati
08.10.2008 17:25
Okunma
8429
Değerlendirme
Sen de Oy Ver
12 kişi
Favorilere Ekle Mesaj Gönder Arkadaşıma Gönder Sayfayı Yazdır

AtEşBöCüĞü | 05.06.2009 21:39:00
...
mısır... ennn çok merak ettiğim yerlerden biri.. karış karış gidip görmek istiyorum
Bu yorumu faydalı buluyor musun? | Evet | Hayır
Evet : 0 Hayır : 0

 
 
En Çok Okunanlar
Editörün Seçtikleri